18 Aralık 2012 Salı

Objective is an important thing...

Well lets that start from the most classic sentence about objective: Everybody should have objective for live to  to direct his/her way, to decide for best, to draw and follow his/her career path. Basically objective is to be happy.
I observe objectives of people get shaped according to the repercussions of people against to experiences they get. They  determine their objective of life while they are studying, working or falling in love with someone else themselves. Way of  finding or determining an objective is so usual, it's like one of  life cycle requirements.
Then I have a question confusing me so much: "why aren't we always that happy ". Actually I left this writing work as a draft many times ago to find the answer.

Unfortunately, I could not find the answer exactly. Little problems can not take the "great happiness" into aparts. Then?

The most possible answer approaches to me at one point which I won't explain.

Do it for yourself, will understand my point.

"Fark Ettirmeli" bence

"farkında olmalı insan...
kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı
farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen..."

can yücel

10 Aralık 2012 Pazartesi

2013'e günler kala



Aslında bloguma şu haftalar önce belirttiğim "Weberyen Bürokrasi" yi anlatmak için girmiştim. Ama birkaç veri amacımı değiştirdi sevgili okur, Weber için arama motorunuzu çalıştırın :).

Blogumun tüm yazılarını teker teker okudum. Dile kolay 3 yıl olacak 2013'le birlikte. Hani insanlığın meşhur bir ortak özelliği vardır: Kişiyi çoğu zaman önceki yıllarda yaptığı, ettiği, söylediği herşey utandırır.

Evet saçma bulduğum birçok şey var yazılarımda, birkaç ergen tavır;efendim boyuna ukalalık ve sıklıkla çocukluğuma özlem. Ama beni en şaşırtan şey, duygularımın derinliği. Kelimeleri, cümleleri her zaman çok uyumlu seçememiş olsam bile, bir zamanlar bir şekilde duygularımı bu kadar derin ifade edebilmek mutlu etti beni.

Sonra farkettim ki,

Duygularımın derinliği kullandığım ifadelerden ziyade anılarımın canlanmasından ortaya çıkmakta. Yani aslında insanın çok eskiden tanıdığı biriyle karşılaşması gibi. Hayatta amaç kendimken yazdıklarımla, başka amaçlara yönlendiğimden beri duygularım bambaşka. Ergenlik bu sanırım, amacın kişinin kendisinin olması. Yine de bazı yazılarımın İngilizce olması kendimle gurur duymamı sağladı. Ne yazarsam yazayım, daha çok insana ulaşmaya çalışmışım.

Şu an yazdıklarımın hepsine-utandırıcı olanlara bile- gülümsüyorum. İnsanın kendisinin kendi gözleri önünde büyüyebilmesi gibi birşey bu.

Zamanında kafama taktığım bütün kırgınlıklarımı silip, utandığım herşeyi özgür bırakıyorum.

Kendimi affediyorum. Sanırım bu tövbe etmek kadar arındırıcı, büyütmek kadar bağlayıcı.Deneyimlemek için açın günlüklerinizi, anlayacaksınız okur :)

1 Kasım 2012 Perşembe

Yakında/Coming Soon



MBA güzel bir program, bazı derslerini SPS derslerinden ayıramıyorsunuz.

Efendim, gölgelerin gücü adına yönetim metodlarını paylaşacağım sizinle elimdeki araştırmayı bitirir bitirmez.

Verebileceğim tek hint; Weber, bakış açını seni ilk tanıdığım zamandan beri sevdim. Ama sanırım, varolduğuna asla inanmadığım birşeyin farkına vardım, ruhumun mühendis olan parçası....

Taylor'un bilimsel yönetimini sanki daha çok sevdim. Peki ya Fayol?

Ayrıntılı yazı, önümüzdeki haftaya kadar gelecek okur.

MBA is really good programme, some lectures of it can not be distinguished from SPS Courses.

I am planning to share some points of management methodologies by Taylor, Fayol and Weber.

Until today, I felt close to Weber myself due to his ideas especially about  consumer groups. But,

in case of the management methodologies, I am feeling like an engineer, to be honest I am proud of

it, I feel much more closer to Taylor. What about Fayol?

I'll  explain them in detail, it is coming soon.

19 Eylül 2012 Çarşamba

10 Eylül'e...

İzlerken bile ne kadar çok yoruluyoruz filmlerdeki aşkı... her gişe filminde bir burukluk, insanın içini acıtan ağır bir sızı olmazsa olmuyor. Ben bu tür filmler yüzünden insanların kendi yaşadıkları aşkların farkında bile olmadıklarını düşünüyorum. Aşklarının içinden hüzün geçmedikçe kıymet bilinmiyor. Çoğu romantik şarkının da ayrılık sonrası bedbahtlığı anlatmasının temel sebebi de bu bence. Insanımız bu tepside ne sunulursa hayır demiyorlar.
Bense başka türlü bir aşkı anlatacağım size; aslında herkesin yaşabileceği türden olanı. Bugün 10 eylül, benim için aşkın doğum günü. Sevgilim bugün doğdu. Bana aşkın dram gerektirmediğini öğreten insan! Kimsenin yanında onunla olduğum kadar rahat değilim ben... Neşemde de hüznümde de yanımdadir, sırdaşım arkadaşımdir. Ne zaman zor durumda kalsam yanimdadir. Sıkılmadan yorulmadan, tam 5 yıldır. Ben de aynı duygularla yanındayim bu dev yürekli mütevazi adamın... Aşkı aşk yapan da bu bence,duyguların sürdürülebilirliği.Kavga da ederiz, tartişiriz da ama hasarsız atlatiriz. Bizi huzurlu ve mutlu yapan aramızdaki bağ, dayanikli hale de getiriyor.
iyi ki doğdun sevgilim, nice güzel yaşlara (Benimle :))


Triple Parantez: Telefondan yazılmıştır, hataların affolmasını dileyerek, orjinal haliyle yüklenmiştir.

Alzheimer


                                        
Anneannem alzheimer hastası. Çoğu zaman bugünde yaşamıyor, bizleri (çocuklarını, torunlarını) net hatırlayamıyor.Rüya ile gerçek bile karışabiliyor, yani ayırt edebilme yeteneği oldukça azaldı. Bazen anne ve babasının yaşadığına inanıyor, büyük dedemize, yani babasına inanılmaz düşkün olan ve ölünceye kadar ailesine bakmış olan anneannemi bu anlarda sakinleştirmek zaman alıyor, "iki yaşlı ne yaptılar bensiz acaba" diye kendini paralıyor resmen. Dedem ve anneannem için yaşadıkları ilçeden taşımak çok mümkün değil; hatırladığım en genç hallerinde bile 3 gün sonra sıkılıyorlar, evlerine dönmek için sudan sebepler sunuyorlardı. Dolayısıyla yapabileceğimiz en büyük yardım onları sık sık ziyaret etmek.
Annem bunu büyük ölçüde yapmaya çalışıyor; 2 ayda bir mutlaka gidiyor, kalabildiği kadar kalıp geri dönüyor. Teyzelerim ve dayılarımsa pek umursamıyorlar açıkçası. Anneannem hepimizi tam hatırlarken yani sağlıklıyken evleri çocukları ve torunlarıyla dolup taşardı. Hatta dedem evin gürültüsünden bunalıp  teker teker gelin  diye takılırdı tüm çocuklarına. Özellikle  bayram günleri herkes anneanemlerin evinde buluşur,eski büyük yemek masasının çevresinde yerimizi alırdık. Herkes birbirini dinler, neşe içinde yemeğimizi yerdik. Hatta toplum içerisinde özgüvenle konuşabilmemi bu yemek seanslarına bağlayabilirim rahatlıkla.

Maalesef anneannem hastalandıktan sonra sıkı ilişkilerimizi koruyamadık, alzheimer hastasının bakımı gerçekten güç, özellikle bu hasta bir de tek başına tuvalet ihtiyacını karşılayamıyorsa. Yani ziyarete gidenin hemen her konuda yardımcı olması gerekiyor anneanneme. Yemeğini ısrarlarla yedirmesi, tuvalete götürmesi, ilaçlarını zamanında vermesi ve banyo yaptırması gerekiyor, çünkü biz gidince yardımcısı izne çıkıyor.Tuttuğumuz yardımcı bayan bir profesyonel değil, dolayısıyla sadece anneannemin yemeği ve temizliğiyle ilgileniyor.. Anneanneminse gerçekten ilgiye ihtiyacı var. Evet, çoğu zaman mantıklı  cümleler (neye göre,kime göre) kuramıyor. Ama dinlenmeye ihtiyacı var. Tüm gençliğini bize ayırmış büyük annemize bunu borçluyuz.
Evet bu yazımda alzheimer'dan bahsetmedim. Alzheimer maalesef ülkemizde yeterince bütçe ayrılmış bir hastalık değil. Dolayısıyla bırakın küçük şehirleri, büyük şehirlerde bile bu konuyla ilgili çok fazla kurum yok. Beni üzense kurum eksikliğinden ziyade vefa eksikliği. Belki şu an hepimiz sağlıklıyız görünürde ama çoğumuzun vicdanı alzheimer.

Haksız mıyım?
 
Triple Parantez:"Ertesi gün yazacağım" dediğim gün internetimin bozulacağını, sonra günlerce bu durumun çözülmesini bekleyeceğimi söyleseler, tepki bile vermezdim muhtemelen.
Olmayınca olmuyormuş!
Bundan sonra neye karar verirsem vereyim biraz daha temkinli olacağım. Gerçekten.

21 Ağustos 2012 Salı

Bayram Dönüşü


Bloguma keskin bir dönüş yapabilmem için hayata kısa bir mola vermem gerekiyormuş anladım. Aslında sayfamı düzenleme derdindeyim, yani aklıma geleni yazdığım bir "duvar"dan ziyade konu bütünlüğüne sahip bir defter olsun istiyorum. Ve şu an içimden  geçen "Context-Concept" kelimelerine dur demeye çalışıyorum, bundan sonra İngilizce yazılarımı ayrı bir adreste toplama kararı aldım.

Gelelim Günün/ Haftanın/ Ayın Konularına...

Yarın Alzheimer'la ilgili yazmak istiyorum, yeni döndüm dinleneceğim.
Umarım yarın artık 1 aydır düşündüğüm değişiklikleri tamamlamış olurum.





6 Temmuz 2012 Cuma

Mülakatül Hazine

"Gerçekten böyle dediğine inanamıyorum" diyor sevgilim gözlerini kocaman açarak, "Can, lütfen daha sonra neden işsizim diye üzülme" diye de ekliyor kinayeli bir ses tonuyla. Bense "Ama Mutlu Bey bunun bizim kuşağımızın bir özelliği olduğunu söyledi" diye devam ediyorum, tabi ki Mutlu Bey'in bunun iyi gibi görünen ama kötü olan bir özellik olduğunu söylediği gerçeğini eklemeden.

Yazdığım bugünkü blogum daha ben mülakatın içindeyken şekillendi Sevgili Okur, üstteki diyalog da bu yazının mülakatta şekillendiğini mülakatı yapan ekibe bunu bizzat mülakat zamanı söylediğimi Onur'a aktarınca ortaya çıktı.

Bugün hayatımın en ilginç ikinci mülakatını yaşadım. Öncelikle bu sabah çalan telefonun X bankasında yeniden bireysel mülakata çağrıldığımı haber vermesiyle başladı. Ben bir yanlışlık olduğundan emin bir şekilde evden çıktım, ne de olsa mülakatlar 3 hafta sonra sonuçlanacaktı ve ben çoktan 2 mülakatımı da tamamlamıştım. Hiç olmazsa Astoria'daki ayakkabıcıma uğrarım diye düşündüm ( uğramayı unuttum). Neyse, biraz bekledikten sonra, uzun boylu hoş IK görevlisi kızla yeniden görüştük ve ben çağırıldığımı anlatınca kendisi beni 23. kata çıkardı. Tabi ben içimden kendimle dalga geçiyorum, "çömez adayının hızlı yükselişi*** -5'ten +23'e iki gün de 28 kat artışı, eğitim hayatımı da sayarsak, kariyerimin en hızlı haftası". 23. kata çıktığımızda Mutlu Bey için beklememiz gerekiyor, benim hayal gücümse hiç dinlenmiyor: göbekli, yaşlı ve en egolusundan bir Mutlu Bey çiziliyor zihnimde hemen. Büyük ihtimalle- hala bir yanlışlık olmadıysa- benimle İngilizce mülakat yapacak, hiç fena olmadığımı görünce nerede öğrendiğime geçecek, ve biraz da CV'm üzerinden gideceğiz  ve 3 hafta sonraya aranma veya mail gelmesi durumunun yaşanacağını hatırlatacak bana, tıpkı 2 gün önce Arda Bey'in dediği gibi: "Kurumsal firmalarda işleyiş böyle oluyor."

Mutlu Bey müsait olduğu zaman içeri girdiğimde 2 şok yaşadım: 1.si göbek konusunda çok yanılmamakla birlikte Mutlu Bey hiç de yaşlı biri değildi.İkincisi Arda Bey oradaydı!
Sebepsiz, saçma bir şekilde çok mutlu oldum Arda Bey'i gördüğüme, sanırım yabancı bir odada tanıdık bir yabancıyı görmek bile insanı yeterince rahat hissettirebiliyor.Odada bir de Aslı Hanım adında yine genç bir bayan vardı ve mülakat böylelikle başladı. Benim için de dumurlar serisi start almış oldu.

Kartvizitlerini aldıktan sonra farkettiğim gibi, bu üç genç insan da yönetici. Yani egolu olmak için birçok insandan daha fazla nedenleri var. Gel gör ki sadece rahatlar; son derece de esprili.

Saçlarım da dahil birçok konuda espriler dönüyor, yarı sohbet yarı mülakat gibi gidiyor aslında durum. Onların rahatlığı bana da yansıyor, ilk kez Onur'u rahatsız eden fazla şeffaflığımdan zarar görmeyeceğime inanıyorum. Finans hakkında bilgim olmadığı açık; ama aynı zamanda öğrenme yeteneğimin yüksek olduğu da. Fakat aranılan pozisyonda yetenekten ziyade elementary bir tecrübe gerekiyor bunu anlatıyor yalın bir şekilde Mutlu Bey. Mutlu Bey'le konuşurken çapraz ateşe alınmıyorum, sadece merak edilen soruluyor o kadar. İş çok agresif olsa da insanlar değil. Sakinler, neşeliler, yani herşeyden önce stresi yönetebiliyorlar. Onlarla sakin sakin konuşurken önceki mülakat tecrübelerim geliyor aklıma; birşeyleri yokuşa sürmeyi kriz yönetimi sayan ve adayı tanımaktan ziyade, garip kişilik testlerinden geçiren İK'cılara sıkılıyor canım. Yani bir insan kendini olduğundan ne kadar farklı gösterebilir, mutlaka n. cümlesinde yakalayamadığını n+1. cümlesinde yakalaman gerekmez mi? Yani, bir pozisyona uyup uymayanı anlamak için, gerçekten agresif bir sürece gerek var mı? İnsanları soğutmaktan başka bir işe yaramadığını anlamak çok mu zor?

Mutlu Bey'in sorusuyla kendime geliyorum, beni gerçekten zora sokan bir anımı anlatmamı bekliyor. Tabi ki saçlarıma ak düşüren projem hemen gözümde canlanıyor. O'nun istediği kıvamda bir durum mu bilmiyorum ama olduğu gibi her detayını anlatıveriyorum stres yüklü birkaç ayımı."Tam bir kadın gibi çözmüşsün durumu" diyor, buna biraz bozuluyorum açıkçası, ben o projede herşeyden önce cinsiyet title'ımı düşürerek çalıştım günlerce ve gecelerce. Ama anlaşılan kadın olmaktan kurtaramamışım zihnimin işleyişinden ötürü.

Birçok şeyden bahsediyoruz, beni onore etmekten çekinmiyorlar, iğnelemeyse hiç yok, birçok şey öğreniyorum bugün. Ama istenilen pozisyon için biçilmiş kaftan olmadığım bir gerçek. Bunu da en soft biçimde anlatıyor bana Mutlu Bey. Yine de bana Aslı Hanım ve Mutlu Bey ile tanışma fırsatını yaratan Arda Bey'e teşekkür etmem gerekiyor. Ama sorunum var, zihnim çok bulanık; adını hatırlayamıyorum. Kendisine sorduğumda Aslı Hanım ve Mutlu Bey'inkini de hatırlayamadığımı farkedip utanıyorum; gerçekten ayıp ettiğimin farkına varıyorum ama zihnim hala çok dolu. Mutlu Bey bunu hazırlıksız yakalanmama bağlıyor ama durum biraz daha garip; tüm bu düşündüklerimi detaylı olarak bloguma nasıl aktaracağımın derdindeyim o sıralar. Dolayısıyla zihnim her soruya aynı anda cevap veremiyor, bu multi-tasking execution hatası değil, over-tasking execution hatası.

Aynı şeffaflıkla açıklıyorum, blog konusunu. Aslı Hanım ilgileniyor konuyla ve bu yazıyla ama ben süreç tamamlanana kadar göndermemekte kararlıyım, etik gelmiyor herşeyden önce.

Bu süreçte öğrendiklerim;
* Stresli bir yaşamın olması bunu çevrendekilere hissettirmeni gerektirmiyor. Agresiflik hiçbir işin zorluğunu yansıtmıyor.
* Dövülmeden adam olunmuyor :P Mutlu Bey mottosu, kendisi dövülmediğimi söyledi ; ben de taekwondo'ya merak sardığımı söyleyip sululuk yapmadım. Zaten başlangıç kuşağından bir adım bile ilerlemedim, iyi dövülmedim :D.
* Tıpkı Umut Bey'i de sandığım gibi, Arda Bey'i de İK sorumlusu sandım ya insanların genç yaşta yönetici olabileceği fikrine alışma sürecini hızlandırma kararı aldım. Bundan sonra görüştüğüm herkes yönetici,herkes ultra insanlar olarak tanımlamaya karar verdim. (Çok eğlenirim artık ben bu mantıkla çook.)
* Her ne kadar sevgili sevgilim fazla saydamlığın iyi ve profesyonel görünmediğimi söylese de X bankasında bundan dolayı sıkıntı çekmedim, bazen bir işi almak veya almamak önemli olmuyormuş. Saygın olmak insanı herşeyden çok mutlu ediyormuş.






20 Mayıs 2012 Pazar

Özlemek

Özlemek duyguların gayrimeşru çocuğu gibi. Varlığı istenmeyen, akla geldikçe can sıkan, hayırsız olarak bile adlandırılabilecek olan. Özlemek en çok hatırlamak ablasına bağlıdır. Özlemekten önce hatırlamak gelir, güzel şeyleri hatırlamak ve özlemek. Kötü anıları hatırlamak bile bazen istenmeyen kardeşini çağrıştırır duygulara.
Özlemek yüzü kirli bir çocuk,yüzünü yıkamak istersin, bir yandan da tiksinirsin ya da çekinirsin, bazen üşenirsin. Eline bulaşacak olanlar tiksindirir ya da suya sabuna dokunmak o an için zorlu uğraş gelir.

Özlemekten soğumak/özlememek için, büyük ailemin evinin sobalı olduğu zamanlar getirmeye çalışıyorum aklıma. Oturma odasından çıkmanın sadece çok önemli durumlarda gerçekleştiği zamanları anımsıyorum, portakal kabuklarını sobaya attıktan sonra yapış yapış ellerimi yıkamam lazım, ama üşümemem de lazım... İstemeye istemeye gider, çabucak yarım yamalak yıkar dönerdim. Çook zaman önceydi.

Özlememeyi özlemek harika olurdu, bu bağlamda ıspanağı sevmek, haftada bir binmek zorunda olduğum uçaktan korkmamak da harika olurdu.

Ama Harikalar Diyarı'nda hala Alice var anlaşılan,

Ahmet Ümit'in "Sultanı Öldürmek" i tıpkı diğer kitapları gibiydi,
Yine karıştırdı tüm devrelerimi...

3 Nisan 2012 Salı

4 yıl

4 e kadar saymak ne kadar kolay değil mi aslında? 4 yıl deyince nasıl da değişiyor "kolay" kavramı...
Koskoca 4 yıl olmuş, hala dün gibi 4 yıl önce bu zamanlar. Bu 4 yıl içine neler sığdırmadı ki; aşık olduk önce birbirimize, sonra birlik olduk hazırlığı atladık, sonra lisansla başettik, hatta ben bir de abartıp erken mezun oldum :) Sen olmasaydın olamazdım Can,
Benimle her sınava girdin,
Benimle her sınavı verdin,
Denklem çözer gibi çözdük problemlerimizi,
Üstelik birbirimize değişken gözüyle bakmadan :)
Birbirimiz için hep sabit kalırken birbirimizle büyüdük,
Artık ne bir Onur var, ne bir Ceren,
Can'ız sadece, balkabağıyız, hatta kızınca kabakız,
Ama biriz, beraberiz ve diliyorum ki hep beraber oluruz.
Sevgi beden işi değil, zeka işi  değil, para işi değil, güzellik işi değil,
Sevgi ruh işi bizim için, huzur işi.
Yeni yılımız kutlu olsun sevgilim, bizim için yeniyıl da sevgililer günü de 4-6 Nisan ! :)

Yazar, yarın, perşembe, Cuma-C.tesi,  İstanbul dışında  olacağı için bugün coşmuştur, ama nereye giderse gitsin bu hafta hergün O'nun için 4 sene önce 4 Nisan :)

4 Mart 2012 Pazar

İyi ki doğdun Güliz

Cengiz bugün sürpriz parti etkinliğinin startını verdi. Ağzından kaçıracağı zamana kadar sürprizmiş :). Hepimiz düşünmeye başladık tabi; etkinlik mekanı önemli, birbirimizi duyabilmemiz gerek.
Yalnız,
Sevgili okur, sevdiklerinizi sevmediklerinizle paylaşmanın en acı tarafı, sevdiğiniz insana daha önce önerdiğiniz mekana sevmediğiniz insanla gitme planları yaptığını öğrenmek oluyormuş, an itibariyle tecrübe ettim.
Cengiz tüm iyi niyetiyle, Güliz'in tüm sevdiklerini çağırmaya çalışmış. E haliyle bu kadar emek, sırf hoşlanmadığım biri için ziyan edilmez diye düşünürken; sevmediğim insan zamanında benim Güliz'e Cengiz'in doğum günü için önerdiğim yeri önerdi, "Güliz birgün gidelim diyordu" diyerek.
Şimdi dank etti, ben kendimi önemsemeyerek sevmediğimle aynı ortamda bulunurum. Ama Güliz ikiye bölünemez, yanyana oturamayız, illaki yorulur, sıkılır. Doğum günü çocuğuna bu yapılmamalı.
Yapılan tercihlere isyan etmemeyi bu sene öğrendim, uygulama konusunda da sıkıntı çekmiyorum.
İyi ki doğdun Güliz,
Aynı zamanda hoşçakal, tercihlerin seni hiç yanıltmasın.

26 Şubat 2012 Pazar

Tahta kaşıyıcı

Boşuna uğraşmışlar türlü zehirler aramak için.Arsenik falan boş. En acı çektiren işkence anlaşılmamanın getirdiği yalnızlık. Çocukken çok olur özellikle; yazın güneşten cildin öyle bir yanar ki birilerinin seni yellemesi gerekir, gece uyuyamazsın, askılı bluz falan giymek pek mümkün olmaz bir süre. Sonra cildin soyulmaya başlar, bu sefer  de inanılmaz kaşınırsın. Kolun kaşınması falan önemli değil ama en tatlı sırt kaşınır. Eğer şu garip el şeklindeki tahta araca sahip değilsen birine sırtını kaşıtman lazım. Anneler üstlenir bu görevi genelde, ama tek çocuk değilsen illaki diğer çocukların da sırtları kaşınır. Kaşınmasa da kaşınır, çünkü ilginin uzun bir süre kardeşte olması pek tercih edilen bir durum değildir hiçbir kardeş için.

Kaşıyan için kaşımanın da tabi bir üslubu var. Sırtın çok sert kaşınırsa canın yanar, çok hafif kaşınırsa kaşıntın geçmez. Bazen sırtının sıvazlanması için hiç bitmemesini istersin "kaşınma"işleminin.

Şimdi var mı çevrenizde sizi öyle tatlı tatlı kaşıyacak birileri sabırla anneniz dışında? Acıtmamaya çalışarak kaşımaktan bahsediyorum ama gerçekten kaşımak. Şu binbir utanarak isteyip de üstünkörü kaşımalardan veya sıvazlamalardan değil.

Yalnızlığım, anlaşılmazlığım sırtımı kaşındırıyor sevgili okur. Annem bile bir yere kadar kaşıyabiliyor. Tatlı tatlı kaşınıp acı acı aranıyorum tahta kaşıyıcımızı.

24 Ocak 2012 Salı

İkilemler

İçimden gelenleri söylesem
Canı yanacak biliyorum
Söylemesem çok yüzeyler yazışmalarımız
Kalbi kırılacak eminim

Buraya yazmassam içimde birikecek;
Seni şimdiden özledim sevgili. Notlarım açıklansın diye beklerken, mezun olamamaktan korkarken, birde seni özledim.
Neden gerildiğini de biliyorum, ne hissettiğini de.
Ama yardımcı olamıyorum. Olmaya hazırlanıyorum yine de. Senin için.

Korkuyorum caan, hem de nasıl. Ama özlemle korkunun mücadelesi o kadar çetin ki, ne yapsam bilemiyorum.

Bildiğim tek şey;
Gölün suyu iyice azalmış :)