Yeni yıl da mutlu geçen ve daha da mutlu geçecek günlerimize bir 365 gün daha ekleniyor bu gün. Aşk, sevgi mutluluk,güzel zamanlar, başarılar, geçici hüzünler, sınavlar ve ödevler ile geçen yeni yılımızı kırmızı kutumuza silinmemek üzere kaydediyoruz :). Kırmızı kutumuzdaki her kaydımızı yüreğimizin en derinlerinde aşk ve sevgiyle hatırlıyoruz. Daha nice nice eklenecek, unutulmayacak ve mutluğu sürekli katlanacak 365 günlere sevgilim...
Mor fil den tatlı kediye...
ps: kırmızı kutu semboliktir ;)
31 Aralık 2011 Cumartesi
22 Aralık 2011 Perşembe
90'lar
Yaklaşık 3 gündür Aşkın Nur Yengi'nin 90'lardaki tüm şarkılarını dinliyorum hem de defalarca... Dinledikçe o kadar çok şey hatırlıyorum o kadar çok anıya gülümsüyorum ki, iki kere özlüyorum 90'ları. 89 doğumlu biri olarak, 94'ten sonrasını net hatırladığımı söyleyebilirim. Şimdi aklıma gelenlere bakıyorum, neler vardı 90'larda;
Kasetler vardı, kaset çalarlar... Tek tuş teknolojisi yoktu sanki, kaset başa ya da ileri sarılırdı. Olmadı kalemle manuel (sevgili okur, el demek sarmadı) olarak sarılırdı bandı.
Candan Erçetin'in sandalyeye ters oturduğu klip, Aşkın Nur Yengi'nin şişeyle çıkardığı ses kadar dikkat çekmişti.
Oya - Bora vardı,minderi kendinden yaylı gibi bir şarkıları vardı. Ne güzel iki kardeş şarkılar söylüyorlar diye düşünürdüm çocuk aklımla. Ceren-Ceyda'dan daha kafiyeli gelmiş olacak Oya-Bora.
Kerim Tekin vardı,mekanı cennet olsun, bir döneme damgasını vurdu abi romantik şarkılarıyla.
Küçük Emrah filmleri vardı, Ceylan'ın filmleri vardı. Kısacası acıklı filmler furyasıydı. Şimdikilerin yanında yaşattıkları hüznün lafı bile olmaz tabi ama onlar da o dönemin "kaptanı"ydılar. ( Acaba o zamandan mı sıradanlaşmaya başladı trajediler? Ne kadar kayıtsızız artık, sıradanlaştı birden herşey. Vicdan, yeniden ayırsan keşke kurguyla gerçeği... Daha az insan mutsuz olur belki.)
Kaygısızlar vardı, Ana vardı(Ayşen Guruda), Baba(Aykut Oray) vardı, Osman Yağmurdereli'nin bir dizisi vardı, Tuluğ Çizgen hizmetçi rolündeydi.Tabi ki Bizimkiler vardı, dram, gerilim, tutku olmadan da izlenirdi bazı diziler. Yine Mahallenin Muhtarları vardı, ne şirindi Çaydanlık.
90'ların sonlarına doğru Yılan Hikayesi ve Deli Yürek vardı. İkisinin de kendi kitlesi vardı. Ne garip, ikisini birden izleyenini görmedim ben. Resmen taraftarları vardı.
Yonca Evcimik'i unutuyordum az kalsın! Şarkılarıyla ve dizisiyle 90'lara damgasını vurmuştu. Oktay (Cenk Torun) 90'ların süperstarıydı resmen :).
Kinder Sürpriz Yumurta ve Pringles'ın ilk zamanları, ilk bisikletim, ilk orgum, ilk gitarım, ilk bilgisayarım, ilk teşekkür,ilk takdir, ilk diş perisi e haliyle ilk diş ağrısı, okula gitmemek için ilk karın ağrısı buluşum(!) ve aklıma gelmeyen tüm ilkler 90'larda yaşandı.
O zaman ailemde herkes sağlıklıydı, herkes çok gençti. Annem bol bol "büyüyünce..." li cümleler kurardı. Şimdi kariyer konuşuluyor her tarafta, kabuller, masterlar, doktoralar...
90'lar iyiydi ya. İyiydi.
Kasetler vardı, kaset çalarlar... Tek tuş teknolojisi yoktu sanki, kaset başa ya da ileri sarılırdı. Olmadı kalemle manuel (sevgili okur, el demek sarmadı) olarak sarılırdı bandı.
Candan Erçetin'in sandalyeye ters oturduğu klip, Aşkın Nur Yengi'nin şişeyle çıkardığı ses kadar dikkat çekmişti.
Oya - Bora vardı,minderi kendinden yaylı gibi bir şarkıları vardı. Ne güzel iki kardeş şarkılar söylüyorlar diye düşünürdüm çocuk aklımla. Ceren-Ceyda'dan daha kafiyeli gelmiş olacak Oya-Bora.
Kerim Tekin vardı,mekanı cennet olsun, bir döneme damgasını vurdu abi romantik şarkılarıyla.
Küçük Emrah filmleri vardı, Ceylan'ın filmleri vardı. Kısacası acıklı filmler furyasıydı. Şimdikilerin yanında yaşattıkları hüznün lafı bile olmaz tabi ama onlar da o dönemin "kaptanı"ydılar. ( Acaba o zamandan mı sıradanlaşmaya başladı trajediler? Ne kadar kayıtsızız artık, sıradanlaştı birden herşey. Vicdan, yeniden ayırsan keşke kurguyla gerçeği... Daha az insan mutsuz olur belki.)
Kaygısızlar vardı, Ana vardı(Ayşen Guruda), Baba(Aykut Oray) vardı, Osman Yağmurdereli'nin bir dizisi vardı, Tuluğ Çizgen hizmetçi rolündeydi.Tabi ki Bizimkiler vardı, dram, gerilim, tutku olmadan da izlenirdi bazı diziler. Yine Mahallenin Muhtarları vardı, ne şirindi Çaydanlık.
90'ların sonlarına doğru Yılan Hikayesi ve Deli Yürek vardı. İkisinin de kendi kitlesi vardı. Ne garip, ikisini birden izleyenini görmedim ben. Resmen taraftarları vardı.
Yonca Evcimik'i unutuyordum az kalsın! Şarkılarıyla ve dizisiyle 90'lara damgasını vurmuştu. Oktay (Cenk Torun) 90'ların süperstarıydı resmen :).
Kinder Sürpriz Yumurta ve Pringles'ın ilk zamanları, ilk bisikletim, ilk orgum, ilk gitarım, ilk bilgisayarım, ilk teşekkür,ilk takdir, ilk diş perisi e haliyle ilk diş ağrısı, okula gitmemek için ilk karın ağrısı buluşum(!) ve aklıma gelmeyen tüm ilkler 90'larda yaşandı.
O zaman ailemde herkes sağlıklıydı, herkes çok gençti. Annem bol bol "büyüyünce..." li cümleler kurardı. Şimdi kariyer konuşuluyor her tarafta, kabuller, masterlar, doktoralar...
90'lar iyiydi ya. İyiydi.
4 Aralık 2011 Pazar
Kadın olmak
Aslında bu konu hakkında yazmayı hiç düşünmüyordum. Ama son zamanlarda o kadar çok inceleniyoruz ki, sanırım artık vakti geldi. Heryerde bizden bahsediliyor, her konu bize çıkıyor, herkesin derdi bizimle, hatta herkesin derdi biz kadınların arasındaki ilişki.
Peki nedir kadın olmak? Gerçekten bizi bu kadar tartışma konusu yapan nedir? Toplumdaki yerimiz neden hala net değil? Erkek sadece erkek-adam diye adlandırılırken biz neden kadın, ev hanımı, iş kadını, evlenilecek kadın,eğlenilecek kadın, entrikacı kadın, yeri gelince "şeytan" olarak adlandırılıyoruz? Neden giydiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz bizi kategoriler içinde kategorilere sokuyor? Bence bunlar acilen cevap bulunması gereken sorular. Ve bence cevabı kesinlikle "kültürel ve toplumların özellikleri" bıdı bıdısı olmamalı, kolaya kaçmanın hiçbir yararını görmedik henüz "toplumcak".
Son zamanlarda tartışılan kadın olayları malum; sokak ortası cinayetler ve 13 yaşındaki bir kızın "davetkarlığı". Bir de tabi müthiş gerçekçi, yaşamdan kesitli dizilerimiz var. Yani aslında duyarlı bir toplumuz biz, yaşanan herşeye bir tepkimiz var; cam ekran arkasından.
Öncelikle, yasalara göre 18 yaşının altındaki her birey çocuktur. Yani kendi rızasıyla bile olsa, 18 yaşının altındaki bir insanla ilişki kurmak temel olarak çocuk istismarıdır. Çünkü 18 yaşına gelmeyen insana mental olgunluğa erişmiş gözüyle bakmıyoruz diye biliyorum. Yani ehliyet alamayan bir çocuğun, ilişkiye girmesi hatta çocuk sahibi olması kadar mantıksız bir durum göremiyorum. 13 yaşındaki çocuk henüz ergenliğe girmiş çocuktur. Henüz ergenliğe girmiş ve vücudundaki değişimlerden yarı mutlu olan yarı korkan bir çocuktur. Ruh hali darmadağındır. Beğenilme içgüdüsüne yeni yeni sahip oluyordur ama aynı zamanda korunmaya en ihtiyacı olan çocuktur. Çünkü ondan beklenenler artık ödev yapması, annesine yardım etmesi, tarlaya gitmesi, kardeşine bakması v.s ile sınırlı değildir, vücudundaki değişimler gerek yaşıtları olan gerek yaşıtları kadar beyni ve ahlakı olan karşı cins tarafından farkedilen çocuktur. Siz o yaşlarda bir kız çocuğunun üzerindeki ergenlik baskısının ne demek olduğunu bilir misiniz sayın karşı cins okur? Batıda çoğu aile bunu en hafif derecede atlatırken, doğuda verilesi kız sınıfına giriyor bu çocuklar. Gerçi batıdaki de sokağa çıktığında yoğun bir baskı içine giriyor, kız çocuğu her yerde kız çocuğu. Çünkü sokakta,köyde ve benzerinde karşı cinsle ilişkisi sınırlı insanların yoğun fiziksel ve psikolojik saldırısına uğruyor. Hem kadının hem erkeğin saldırısına. İlginç değil mi? En çok kadın kadına saldırır, hatta en çok bunun dizilerine duyarlıdır yurdum insanı, en çok reytingi kadınlar arasındaki alengirli bol skandallı ilişkileri anlatan diziler alır. Konudan çok kopmadan son cümle, 13 yaşındaki bir çocuk birilerinden hoşlanır, beğenilmek ister hatta içgüdüleri ve hormonları artık kullanımdadır ama kadın cinsinin yavrusu olan bu çocuk kendi isteğiyle bu kadar mekanik ve çoklu ilişkiye girmez. Çünkü vakit masallarla uyutulmanın geride bırakıldığı; artık o masalların birebir kahramanı olma vaktidir onlar için. Kaldı ki kendi isteğiyle de olsa, bu çocuk rahatsız bile olsa yapılacak şey "isteğine karşılık" vermek değil tedavi ettirmektir. Suçluların da "kendi kararını verme derecesinde sağlıklı olmayan bir bireyden yararlanma" suçundan cezalandırılmasının başka potansiyel suçlular için caydırıcı olacağına inanıyorum.
Medya da keşke artık ciddi anlamda yararlı olsa diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Zaman, sokak ortası vahşetleri ekrana taşımaktan ziyade birlik olma zamanı. Kadının adı olmamasına alıştık-alıştırıldık maalesef ama hiç olmazsa kadının yaşı olsun diyorum. Ve kendimizi inandırdığımız kadın=şeytan denklemini çocuk istismarcıları bahane olarak kullanmasın.
Peki nedir kadın olmak? Gerçekten bizi bu kadar tartışma konusu yapan nedir? Toplumdaki yerimiz neden hala net değil? Erkek sadece erkek-adam diye adlandırılırken biz neden kadın, ev hanımı, iş kadını, evlenilecek kadın,eğlenilecek kadın, entrikacı kadın, yeri gelince "şeytan" olarak adlandırılıyoruz? Neden giydiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz bizi kategoriler içinde kategorilere sokuyor? Bence bunlar acilen cevap bulunması gereken sorular. Ve bence cevabı kesinlikle "kültürel ve toplumların özellikleri" bıdı bıdısı olmamalı, kolaya kaçmanın hiçbir yararını görmedik henüz "toplumcak".
Son zamanlarda tartışılan kadın olayları malum; sokak ortası cinayetler ve 13 yaşındaki bir kızın "davetkarlığı". Bir de tabi müthiş gerçekçi, yaşamdan kesitli dizilerimiz var. Yani aslında duyarlı bir toplumuz biz, yaşanan herşeye bir tepkimiz var; cam ekran arkasından.
Öncelikle, yasalara göre 18 yaşının altındaki her birey çocuktur. Yani kendi rızasıyla bile olsa, 18 yaşının altındaki bir insanla ilişki kurmak temel olarak çocuk istismarıdır. Çünkü 18 yaşına gelmeyen insana mental olgunluğa erişmiş gözüyle bakmıyoruz diye biliyorum. Yani ehliyet alamayan bir çocuğun, ilişkiye girmesi hatta çocuk sahibi olması kadar mantıksız bir durum göremiyorum. 13 yaşındaki çocuk henüz ergenliğe girmiş çocuktur. Henüz ergenliğe girmiş ve vücudundaki değişimlerden yarı mutlu olan yarı korkan bir çocuktur. Ruh hali darmadağındır. Beğenilme içgüdüsüne yeni yeni sahip oluyordur ama aynı zamanda korunmaya en ihtiyacı olan çocuktur. Çünkü ondan beklenenler artık ödev yapması, annesine yardım etmesi, tarlaya gitmesi, kardeşine bakması v.s ile sınırlı değildir, vücudundaki değişimler gerek yaşıtları olan gerek yaşıtları kadar beyni ve ahlakı olan karşı cins tarafından farkedilen çocuktur. Siz o yaşlarda bir kız çocuğunun üzerindeki ergenlik baskısının ne demek olduğunu bilir misiniz sayın karşı cins okur? Batıda çoğu aile bunu en hafif derecede atlatırken, doğuda verilesi kız sınıfına giriyor bu çocuklar. Gerçi batıdaki de sokağa çıktığında yoğun bir baskı içine giriyor, kız çocuğu her yerde kız çocuğu. Çünkü sokakta,köyde ve benzerinde karşı cinsle ilişkisi sınırlı insanların yoğun fiziksel ve psikolojik saldırısına uğruyor. Hem kadının hem erkeğin saldırısına. İlginç değil mi? En çok kadın kadına saldırır, hatta en çok bunun dizilerine duyarlıdır yurdum insanı, en çok reytingi kadınlar arasındaki alengirli bol skandallı ilişkileri anlatan diziler alır. Konudan çok kopmadan son cümle, 13 yaşındaki bir çocuk birilerinden hoşlanır, beğenilmek ister hatta içgüdüleri ve hormonları artık kullanımdadır ama kadın cinsinin yavrusu olan bu çocuk kendi isteğiyle bu kadar mekanik ve çoklu ilişkiye girmez. Çünkü vakit masallarla uyutulmanın geride bırakıldığı; artık o masalların birebir kahramanı olma vaktidir onlar için. Kaldı ki kendi isteğiyle de olsa, bu çocuk rahatsız bile olsa yapılacak şey "isteğine karşılık" vermek değil tedavi ettirmektir. Suçluların da "kendi kararını verme derecesinde sağlıklı olmayan bir bireyden yararlanma" suçundan cezalandırılmasının başka potansiyel suçlular için caydırıcı olacağına inanıyorum.
Medya da keşke artık ciddi anlamda yararlı olsa diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Zaman, sokak ortası vahşetleri ekrana taşımaktan ziyade birlik olma zamanı. Kadının adı olmamasına alıştık-alıştırıldık maalesef ama hiç olmazsa kadının yaşı olsun diyorum. Ve kendimizi inandırdığımız kadın=şeytan denklemini çocuk istismarcıları bahane olarak kullanmasın.
3 Aralık 2011 Cumartesi
Bu arada...
Geçen sene bugün yazdığım blogu okudum. Puan'ın okuldan atılışına dair. Köpeğimizi kokuyor diye atmışlardı okuldan. Evet bu kadar basit bir durumdan dolayı. Aklıma geldi, yazmadan edemedim. Puan'ın uyuduğu yer uzuuun bir süre daha kötü koktu O atıldıktan sonra. Az buz değil belki aylarca koktuğunu hatırlıyorum. Hatta sanki hala bazı zamanlarda kokuyor gibi. Ben buna Puan'ın Laneti diyorum. Ve sadece kendi için yaşayan insan denilen topluluktan hem ürküyor hem tiksiniyorum.
Uzun zaman sonra...
Merhaba Sevgili Okur,
Görüşmeyeli uzun zaman olmuş. Korka korka girdim resmen kendi bloguma. Hani uzun süreli tatillere çıkarız, dönüş yolculuğu uzundur. Eve girmek, girebilmek o uzuuun yolculuğun sonundaki tek amacımız olur ama aynı zamanda garip bir tedirginlik duyarız. Camı açık bıraktım da her yer toza mı gittilerden, ütüyü fişte bıraksaydım komşulardan duyardımlar veya ay kitledim mi kapıyı ki? gibi paronayakça düşüncelerimizin arasından geçilmez. Güvensiz kalabalıklar bütünüdür bizi korkutan aslında.
İşte öyle hissediyorum şu anda. Kapımı açtım, kontrol ettim içeriyi. Güvendeyim, evimdeyim, bu kadar. Benim için ne özeldir bloglarım. Birlikte büyütüldüğümüz çocukluk arkadaşlarım gibiler.
Evet can arkadaşım, en son yazdığımdan beri pek birşey değişmedi aslında. Zihnim bir süredir kalabalıklığını yenemiyor ama artık şikayetçi de değil. Ya da dürüst olalım, çok şikayetçiyim. Senden yardım istemeye geldim. Bundan sonra misafirlerimin yarısı senin. Ama bugün değil, yavaş yavaş.
İyi ki döndüm sevgili blog, sevgili albümüm.
Görüşmeyeli uzun zaman olmuş. Korka korka girdim resmen kendi bloguma. Hani uzun süreli tatillere çıkarız, dönüş yolculuğu uzundur. Eve girmek, girebilmek o uzuuun yolculuğun sonundaki tek amacımız olur ama aynı zamanda garip bir tedirginlik duyarız. Camı açık bıraktım da her yer toza mı gittilerden, ütüyü fişte bıraksaydım komşulardan duyardımlar veya ay kitledim mi kapıyı ki? gibi paronayakça düşüncelerimizin arasından geçilmez. Güvensiz kalabalıklar bütünüdür bizi korkutan aslında.
İşte öyle hissediyorum şu anda. Kapımı açtım, kontrol ettim içeriyi. Güvendeyim, evimdeyim, bu kadar. Benim için ne özeldir bloglarım. Birlikte büyütüldüğümüz çocukluk arkadaşlarım gibiler.
Evet can arkadaşım, en son yazdığımdan beri pek birşey değişmedi aslında. Zihnim bir süredir kalabalıklığını yenemiyor ama artık şikayetçi de değil. Ya da dürüst olalım, çok şikayetçiyim. Senden yardım istemeye geldim. Bundan sonra misafirlerimin yarısı senin. Ama bugün değil, yavaş yavaş.
İyi ki döndüm sevgili blog, sevgili albümüm.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Objective is an important thing...
Well lets start from the most classic sentence about objective: Everybody should have objective for live to to direct his/her way, to decide for best, to draw and follow his/her career path. Basically objective is to be happy.
I observe objectives of people get shaped according to the repercussions of people against to experiences they get. They determine their objective of life while they are studying, working or falling in love with someone else themselves. Way of finding or determining an objective is so usual, it's like one of life cycle requirements.
Then I have a question confusing me so much: "why aren't we always happy with our objectives?"
The answer is a bit funny but based on reality completely: confliction of objectives with our significant others. Sometimes each member of families may have different ideas, hobbies and also purposes about life. It is so usual again. They can still live together or not together but they do not have to get apart completely because each member knows they will love each other wherever they are or whatever they choose. But, can we say same thing for our lovers?
Answer is based on variability. Love is a hot coffee, you should not let it be cold if you wish to smell and drink it in pleasure. So, objectives should be same direction in a way. So you may be hurt when the objective of her/him is drawn before you, you may stay with him as a guest or audience but you may not be a part of objective of his/her life.
To sum up, if you are late for him/her life, you are just late, you know there is no way to return back to the time.
I can write longer and longer about that but I have to write report. Noticed a moment ago that, issue is about being secondary of his/her life when he/she has a priority in your life.
I observe objectives of people get shaped according to the repercussions of people against to experiences they get. They determine their objective of life while they are studying, working or falling in love with someone else themselves. Way of finding or determining an objective is so usual, it's like one of life cycle requirements.
Then I have a question confusing me so much: "why aren't we always happy with our objectives?"
The answer is a bit funny but based on reality completely: confliction of objectives with our significant others. Sometimes each member of families may have different ideas, hobbies and also purposes about life. It is so usual again. They can still live together or not together but they do not have to get apart completely because each member knows they will love each other wherever they are or whatever they choose. But, can we say same thing for our lovers?
Answer is based on variability. Love is a hot coffee, you should not let it be cold if you wish to smell and drink it in pleasure. So, objectives should be same direction in a way. So you may be hurt when the objective of her/him is drawn before you, you may stay with him as a guest or audience but you may not be a part of objective of his/her life.
To sum up, if you are late for him/her life, you are just late, you know there is no way to return back to the time.
I can write longer and longer about that but I have to write report. Noticed a moment ago that, issue is about being secondary of his/her life when he/she has a priority in your life.
19 Temmuz 2011 Salı
Your secrets will be in my pocket, if you wish...
I want to read your unwritten diaries,
I want to hear your unspoken words,
I don't want to know just your secrets unknown for me,
I want them which are also unknown for you.
Then repeat after me;
"Just live and see with you."
I want to hear your unspoken words,
I don't want to know just your secrets unknown for me,
I want them which are also unknown for you.
Then repeat after me;
"Just live and see with you."
17 Temmuz 2011 Pazar
Doğum Günü Çocuğu
İşte O bugün benim :) Evet Okur, yapış yapış sıcak bir Ankara öğleninde doğdum ben. Hem de tam 22 yıl önce.
Efendim 22 yıldan beri ne değişti diye bakarsak,
Zamane çocukları değişti,
İnternet hayatımızın merkezine yerleşti,
O zamanın çocukları gelişti, kocaman kadınlar/ erkekler haline geldi.
Yaşlanmaya nasıl da seviniyor insanoğlu yaş henüz 20'lerin başı olunca... Ya da yok ya ben hep sevineceğim bu doğum günü hadisesine. İnsan büyüdüğünün her zaman farkına varıyor/vardırılıyor ama doğum günü apayrı,tam tur atıyor ömrümüz. Aslında 22 yıl önce neredeysem yine oradayım ama birikiyorum, hem ruhen hem bedenen günden güne. Geçen sene bugün sevgilimleydim, bu sene ailemleyim, seneye neredeyim bilemiyorum bile. Hayat kötü şakalar yapmadıkça sürprizleriyle güzel. Gizemi herkes sever. Bu yüzden mutsuzluk yaratmıyor bu bende, e ne güzel hayatımın çetelesini tutuyorum her sene sadece bir günde. Bir de büyüdükçe aldığın hediyelerin anlamı değişiyor, yılların tüketemeyeceği ömürlük armağanlar renk katıyor gününüze, sonra ömrünüze...
Doğum Günü Çocuğu olmak güzeldi, kutlamaydı, şamataydı, pastaydı, hediyeydi.
Doğum Günü Kadını olmak daha güzel, kutlamalı, hediyeli ve en önemlisi hatırlandıkça değerli.
İyi ki varsınız sevdiklerim,yakınımda da olsanız, uzakta da olsanız, hatta rüzgar gibi görmeden hissetsem de varlığınızı, her zaman kalbimin tam ortasındasınız...
Sizin için iyi ki doğdum,
İyi ki sizinle büydüm, yetişkin oldum! :)
Efendim 22 yıldan beri ne değişti diye bakarsak,
Zamane çocukları değişti,
İnternet hayatımızın merkezine yerleşti,
O zamanın çocukları gelişti, kocaman kadınlar/ erkekler haline geldi.
Yaşlanmaya nasıl da seviniyor insanoğlu yaş henüz 20'lerin başı olunca... Ya da yok ya ben hep sevineceğim bu doğum günü hadisesine. İnsan büyüdüğünün her zaman farkına varıyor/vardırılıyor ama doğum günü apayrı,tam tur atıyor ömrümüz. Aslında 22 yıl önce neredeysem yine oradayım ama birikiyorum, hem ruhen hem bedenen günden güne. Geçen sene bugün sevgilimleydim, bu sene ailemleyim, seneye neredeyim bilemiyorum bile. Hayat kötü şakalar yapmadıkça sürprizleriyle güzel. Gizemi herkes sever. Bu yüzden mutsuzluk yaratmıyor bu bende, e ne güzel hayatımın çetelesini tutuyorum her sene sadece bir günde. Bir de büyüdükçe aldığın hediyelerin anlamı değişiyor, yılların tüketemeyeceği ömürlük armağanlar renk katıyor gününüze, sonra ömrünüze...
Doğum Günü Çocuğu olmak güzeldi, kutlamaydı, şamataydı, pastaydı, hediyeydi.
Doğum Günü Kadını olmak daha güzel, kutlamalı, hediyeli ve en önemlisi hatırlandıkça değerli.
İyi ki varsınız sevdiklerim,yakınımda da olsanız, uzakta da olsanız, hatta rüzgar gibi görmeden hissetsem de varlığınızı, her zaman kalbimin tam ortasındasınız...
Sizin için iyi ki doğdum,
İyi ki sizinle büydüm, yetişkin oldum! :)
16 Temmuz 2011 Cumartesi
Biz çocukken Hugo vardı...
Yazmanın zor geldiği zamanlardan birini yaşıyorum sevgili okur. Aslında yazacak çok şey varken, hiçbirini yaz(a)mamak bana da ilginç geliyor ama toparlayamıyorum tuşlarımı.
Tuş deyince;
90'larda çocuk olanlar bilir Hugo ve Tolga Abi'yi. Hugo parmaklarımızın ucunda olan bir halk kahramanıdır. Cadı Sila durmadan Hugo'nun çocukları ve karısı Hugolina'yı kaçırır ve telefonla oyuna katılan çocuklar da parmaklarıyla yani "tuşlarla" Hugo'ya ailesini kurtarması için yardım ederlerdi. O zamanın çocukları da program bitene kadar sanki yarışan bizmişiz gibi heyecanla izlerdik. Kurtarabilen "şanslı", kurtaramayan "öeh salak" olurdu gözümüzde. En azından ben öyle düşünüyordum, nereden bilebilirim ki birgün oyuna katılacağımı ve benim de "öeh salak" grubuna dahil olacağımı?! O zamanlar aklıma gelmeyen birkaç soruyu sizinle paylaşıyorum okur; cevaplarını eskiden bildiklerim ama unuttuklarım olabilir.
1-) Cadı Sila hadi gıcık, aileyi de ısrarla kaçırıyor. Peki neden Hugo ailesini yalnız bırakıyor?
2-)Diyelim Hugo saf/ işe gitmesi gerek-aile geçindiriyor vs., Hugolina niye her defasında aynı tuzağa düşüyor?
3-) Cadı Sila yenildiğinde niye Hugo Sila'nın kaçmasına izin veriyor?
4-)Niye Hugo ve ailesinin tipi ile Cadı Sila'nın tipi aynı değil? Niye kötü tarafta garip bir güzellik var? Hugolina'nın daha güzel olması gerekmiyor muydu? Hani Uyuyan Güzel, Külkedisi, hatta Kurbağa Prens masallarının güzel prensesleri?
Bunlar sorularımın birkaçı, gerisini içimde saklıyorum. Bazen düşünüyorum, acaba çocuk olmanın en güzel yanı hiçbirşeyin saçma gelmeyeceği kadar saf olmamız mıydı? Ya da saçmalamanın serbest olması mıydı? Düşünmek lazım...
Tuş deyince;
90'larda çocuk olanlar bilir Hugo ve Tolga Abi'yi. Hugo parmaklarımızın ucunda olan bir halk kahramanıdır. Cadı Sila durmadan Hugo'nun çocukları ve karısı Hugolina'yı kaçırır ve telefonla oyuna katılan çocuklar da parmaklarıyla yani "tuşlarla" Hugo'ya ailesini kurtarması için yardım ederlerdi. O zamanın çocukları da program bitene kadar sanki yarışan bizmişiz gibi heyecanla izlerdik. Kurtarabilen "şanslı", kurtaramayan "öeh salak" olurdu gözümüzde. En azından ben öyle düşünüyordum, nereden bilebilirim ki birgün oyuna katılacağımı ve benim de "öeh salak" grubuna dahil olacağımı?! O zamanlar aklıma gelmeyen birkaç soruyu sizinle paylaşıyorum okur; cevaplarını eskiden bildiklerim ama unuttuklarım olabilir.
1-) Cadı Sila hadi gıcık, aileyi de ısrarla kaçırıyor. Peki neden Hugo ailesini yalnız bırakıyor?
2-)Diyelim Hugo saf/ işe gitmesi gerek-aile geçindiriyor vs., Hugolina niye her defasında aynı tuzağa düşüyor?
3-) Cadı Sila yenildiğinde niye Hugo Sila'nın kaçmasına izin veriyor?
4-)Niye Hugo ve ailesinin tipi ile Cadı Sila'nın tipi aynı değil? Niye kötü tarafta garip bir güzellik var? Hugolina'nın daha güzel olması gerekmiyor muydu? Hani Uyuyan Güzel, Külkedisi, hatta Kurbağa Prens masallarının güzel prensesleri?
Bunlar sorularımın birkaçı, gerisini içimde saklıyorum. Bazen düşünüyorum, acaba çocuk olmanın en güzel yanı hiçbirşeyin saçma gelmeyeceği kadar saf olmamız mıydı? Ya da saçmalamanın serbest olması mıydı? Düşünmek lazım...
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Bazen hayata dokunmak istersin
Ama hayat sana dokunmak istemez. Bu durumda hissedememek tercih olmaktan çıkar. Bu yüzden sadece bir koyuna sığınmamak lazım hayatın. Tüm koylarını tanımak gerek. Ben hafif dalgaları koylarını seviyorum mesela. Sen de seç koylarını, gez teker teker. Küstürmeden hiçbirini, usul usul...
14 Haziran 2011 Salı
Bilemedin, ben de bilemedim.
Seni suçlamıyorum ki kendini savunasın.
Tanımlarımız farklı sadece, belki de olaylara bakış açımız.
Senin hislerine birşey diyemem belki ama
Kendiminkilerden bildiğim kadarıyla,
Beklentilerimiz aramızdakini acıtanımız.
Neydi o aramızdaki hatırladın mı?
Iıh bilemedin, değildi aramızdaki şeyin adı "hırslarımız"
Paylaştığımız yerin adıydı "sol yanımız".
Dilerim ki dindirir kalbimizin acısını başarılarımız.
Ne demiş benim gibi amaçsız tüm serseriler,
Her karar bir vazgeçiş demektir.
Mungan'ın şiirleri kulağımda, korkuyorum haklı çıkmasından.
"Sevmek birçok şeyi göze almaktır" demişken Murathan,
Ben göze almalı mıyım cansız, bedensiz, ruhsuz tutkunla mücadele etmeyi?
Sen niye etmedin ki?
İnsan kendisiyle mücadele edebilir mi?
Bilemedim şimdi.
Tanımlarımız farklı sadece, belki de olaylara bakış açımız.
Senin hislerine birşey diyemem belki ama
Kendiminkilerden bildiğim kadarıyla,
Beklentilerimiz aramızdakini acıtanımız.
Neydi o aramızdaki hatırladın mı?
Iıh bilemedin, değildi aramızdaki şeyin adı "hırslarımız"
Paylaştığımız yerin adıydı "sol yanımız".
Dilerim ki dindirir kalbimizin acısını başarılarımız.
Ne demiş benim gibi amaçsız tüm serseriler,
Her karar bir vazgeçiş demektir.
Mungan'ın şiirleri kulağımda, korkuyorum haklı çıkmasından.
"Sevmek birçok şeyi göze almaktır" demişken Murathan,
Ben göze almalı mıyım cansız, bedensiz, ruhsuz tutkunla mücadele etmeyi?
Sen niye etmedin ki?
İnsan kendisiyle mücadele edebilir mi?
Bilemedim şimdi.
5 Mart 2011 Cumartesi
Dağınık masa
Kadehini yavaşça masasında boş bulduğu ilk yere bıraktı. Her zaman inanılmaz düzenli olan odası bu aralar biraz dağınıktı. O geldi aklına, ne de çok severdi masanın üstüne oturmayı. Sakince iki yana salladı başını,
O artık yok.
Yatağını toplamak için yerinden kalktı, düzeltmek için birkaç kazak ve pantolonun daha dolaba kaldırılması gerektiğini görünce canı sıkıldı, bembeyaz yorgan kılıfındaki botlarının izini görünce sinirlendiğini hissetti. Sonra dün gece uzun zaman sonra ilk kez üstünü çıkarmadan kendini yatağın üstüne attığını hatırladı.
O'nun ölümünden bu kadar etkileneceğini asla tahmin edemezdi. Her zaman yaptığından daha farklı birşey yaptı: kaçmıyordu O'ndan,ama hatırlayacak kadar anıları da yoktu ki. Botun gri izine birkez daha baktı, kulaklarında onun sesi, biraz şaşkın sesi: "Aaa, burayı kirletmişsin, hayret nasıl oldu? " gülüyordu işte yine, sonra biraz ciddileşti:"neyse biraz dinlenince değiştirirsin artık..." Neden bu kadar boş diyalogları hatırlıyordu ki? Hayır, hep bu kadar yüzeysel değildi konuşmaları, O garipti, çok sıradandı, güzel bile değildi, ama tipik de değildi. Küçük sorunları büyütüp, büyük sorunların karşısında dimdik durabilirdi. Bir an önce büyümeye hevesliydi, öğrendiklerini günlük hayata uygulamaya çalışıyordu. Güldü sesli sesli, evet bir keresinde bir karar için öğrendiklerini kendi üzerinde denemeye çalışmıştı. Aslında O'nunla hayat eğlenceli olabilirdi, ama ne zaman ne mekan müsaitti.
O'nu hayatından çıkarmak zorundaydı.
Çünkü sorunlar başlıyordu ve sadece kanı kaynadığı biri için; hayatında yeterince sorunu varken yeni sorunlar ekleyemezdi. Her sevdiğini söylediğini sevmek zorunda değildi, dahası O da sevmiyordu,kontenjan dolmuştu, dostluk kazansındı. Nefes alamadığını hissetti, birden O'na öfkelendiğini hissetti, daha yeni kurtulmuştu oysaki, daha yeni. Hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği bir şekilde, resmen iznini istemişti. "Müsait bir yerde inebilir miyim?" gibi bir ricaydı bu, gideceği yere yaklaşmış birinin aceleci ama kibar ifadesiyle, tüm yorgunluğuyla bitiyordu bu film de. İçeri giren temizlik görevlisini farketmemişti: "Geç bile kalmıştı" dedi kendi kendine. Temizlik görevlisi anlamamıştı: "Bana mı dediniz?" "Yok, size demedim, sesli düşünüyordum sadece". Görevlinin masasına baktığını farketmişti, sevindi, yorgunluktan aklının iyice karıştığını düşünecekti. İşine gelirdi, şu an kimseye birşey söylemek istemiyordu.
Yatağının üzerini topladı, yorganın kılıfını çıkardı, tam sandalyesinin üzerine koyduğunda kitaplığının ne kadar dağıldığını farketti. Dağınıklığa dayanamadığı halde, son zamanlardaki yoğunluk resmen gözünü bağlamıştı. Kitaplarını tekrar dizdi, parlayan taşları farketti.
Doğum günü hediyesiydi, aradan kim bilir ne kadar zaman geçmişti. "Yalnız bir yolcusun sen, bul artık yol arkadaşını" söylerken samimiydi dileğinde. Belki de o diledi diye olmuştu, bilmiyordu şimdi, daha doğrusu düşünemiyordu. O'nun yazdıklarını buldu, istemeye istemeye okudu.
O artık yoktu.
Gazetedeki kadının resmine bakıyordu. Kadın tanıdıktı, gözleriyle neşe saçıyordu. Artık üzülmediğini farketti, O kendi inancıyla en güzel tabloyu tamamlamaya gidiyordu. Sadece merak ediyordu;
Kendisi bu kadar griyken, neden renkliler önce gidiyordu?
Saçlarında rüzgarı hissetti, üstelik kapı da pencere de açık değildi.
O artık yok.
Yatağını toplamak için yerinden kalktı, düzeltmek için birkaç kazak ve pantolonun daha dolaba kaldırılması gerektiğini görünce canı sıkıldı, bembeyaz yorgan kılıfındaki botlarının izini görünce sinirlendiğini hissetti. Sonra dün gece uzun zaman sonra ilk kez üstünü çıkarmadan kendini yatağın üstüne attığını hatırladı.
O'nun ölümünden bu kadar etkileneceğini asla tahmin edemezdi. Her zaman yaptığından daha farklı birşey yaptı: kaçmıyordu O'ndan,ama hatırlayacak kadar anıları da yoktu ki. Botun gri izine birkez daha baktı, kulaklarında onun sesi, biraz şaşkın sesi: "Aaa, burayı kirletmişsin, hayret nasıl oldu? " gülüyordu işte yine, sonra biraz ciddileşti:"neyse biraz dinlenince değiştirirsin artık..." Neden bu kadar boş diyalogları hatırlıyordu ki? Hayır, hep bu kadar yüzeysel değildi konuşmaları, O garipti, çok sıradandı, güzel bile değildi, ama tipik de değildi. Küçük sorunları büyütüp, büyük sorunların karşısında dimdik durabilirdi. Bir an önce büyümeye hevesliydi, öğrendiklerini günlük hayata uygulamaya çalışıyordu. Güldü sesli sesli, evet bir keresinde bir karar için öğrendiklerini kendi üzerinde denemeye çalışmıştı. Aslında O'nunla hayat eğlenceli olabilirdi, ama ne zaman ne mekan müsaitti.
O'nu hayatından çıkarmak zorundaydı.
Çünkü sorunlar başlıyordu ve sadece kanı kaynadığı biri için; hayatında yeterince sorunu varken yeni sorunlar ekleyemezdi. Her sevdiğini söylediğini sevmek zorunda değildi, dahası O da sevmiyordu,kontenjan dolmuştu, dostluk kazansındı. Nefes alamadığını hissetti, birden O'na öfkelendiğini hissetti, daha yeni kurtulmuştu oysaki, daha yeni. Hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği bir şekilde, resmen iznini istemişti. "Müsait bir yerde inebilir miyim?" gibi bir ricaydı bu, gideceği yere yaklaşmış birinin aceleci ama kibar ifadesiyle, tüm yorgunluğuyla bitiyordu bu film de. İçeri giren temizlik görevlisini farketmemişti: "Geç bile kalmıştı" dedi kendi kendine. Temizlik görevlisi anlamamıştı: "Bana mı dediniz?" "Yok, size demedim, sesli düşünüyordum sadece". Görevlinin masasına baktığını farketmişti, sevindi, yorgunluktan aklının iyice karıştığını düşünecekti. İşine gelirdi, şu an kimseye birşey söylemek istemiyordu.
Yatağının üzerini topladı, yorganın kılıfını çıkardı, tam sandalyesinin üzerine koyduğunda kitaplığının ne kadar dağıldığını farketti. Dağınıklığa dayanamadığı halde, son zamanlardaki yoğunluk resmen gözünü bağlamıştı. Kitaplarını tekrar dizdi, parlayan taşları farketti.
Doğum günü hediyesiydi, aradan kim bilir ne kadar zaman geçmişti. "Yalnız bir yolcusun sen, bul artık yol arkadaşını" söylerken samimiydi dileğinde. Belki de o diledi diye olmuştu, bilmiyordu şimdi, daha doğrusu düşünemiyordu. O'nun yazdıklarını buldu, istemeye istemeye okudu.
O artık yoktu.
Gazetedeki kadının resmine bakıyordu. Kadın tanıdıktı, gözleriyle neşe saçıyordu. Artık üzülmediğini farketti, O kendi inancıyla en güzel tabloyu tamamlamaya gidiyordu. Sadece merak ediyordu;
Kendisi bu kadar griyken, neden renkliler önce gidiyordu?
Saçlarında rüzgarı hissetti, üstelik kapı da pencere de açık değildi.
22 Şubat 2011 Salı
Dejenerasyon
Güliz'le konuştum az önce... İnternet büyük nimet, enn yakın arkadaşımı bir webcam kadar yakınlaştırdığı için daha bir seviyorum artık. Onunla konuşmasam içimden yazmak gelmeyecekti heralde.
Evet bugünkü yazımın konusunu açıklıyorum: Law and ethic, evet kanun ve ahlak.
Deniz İngiltere'ye gittiğinden beri aynı şeyi söylüyor: bazı değerleri yok, korkunç! Güliz de Hollanda'da aynı şeyden muzdarip:"çok rahatlar Cerenimo yaaa".
Aslında arkadaşlarım oldukça rahat insanlardır, başkalarının yaptıklarını yargılamazlar, bunu özgürlüğü kısıtlayıcı birşey olarak görür, ilkel bulurlar. Eee o zaman? Benim "modern" arkadaşlarım neden bu kadar mağdurlar (!)? Nedeni açıklıyorum sayın okur, çok basit: kültür farklılığı. Şu anda "yapma yaa, ciddi misin, ay ne zekisin sen öyle" diye dalga geçtiğini biliyorum sayın okur, nedeni ortaya çıkardım diye Nobel beklemiyorum, ama ne kadar eğitimli olursak olalım, köklerimizden ne kadar uzak olursak olalım yaşam stili açısından, yine de tamamen kopamıyoruz ve bize uymayan birşeyler görünce irkiliyoruz.
Geçen dönem bolca tartıştık sps 303 de etik değerler kanunlar yapılırken dikkate alınmalı mıdır alınmamalı mıdır diye. Hemen hemen hepimiz, "geleneksel değerler farklılık gösteriyor, birine göre yapsan öbürüne uymaz, ııh özgürlüğe aykırı olmaz" lıyorduk ki hala aynı şeyi düşünüyorum aslında ama en basit kurallar, hani belki evrensele yakın olanlar daha bir kanunlaşsa sanki daha mı iyi olurdu diye sormadan da edemiyorum bazen.
Özgürlük harika birşey asla kaybetmek istemem ama bazen an geliyor ki gördüklerim keşke birşeyler yasak olsa diyorum kendi kendime, insan etinin- tabi ki kadının- fütursuzca sunulması, çift ilişkilerinin uluorta yaşanması gibi... Mesela 7 yaşından küçük çocukların bulunduğu yerlerde daha dikkatli olunabilmesi gibi...
Kimsenin ahlak değerini sorgulamıyorum, saygı duyuyorum, beni aşırı rahatsız ediyor da diyemem ama bazen tv 'de öpüşme sahnesi çıkınca nereye bakacağını, ne yapacağını şaşıran çocuğun şaşkınlığını yaşamaktan kurtulamıyorum. Ama yarı yaşımdaki çocuklar çok rahat, bundan hoşlanmıyorum, sanki erken büyüyorlar gibi geliyor, GDO'lular gibi.
Evet saçmalıyorum :)Benim ayıp dediğim şeylere başka ırk sıradan bakıyor diye geri kafalılık ediyorum belki ama ben zamanımım "zamane" çocuklarını geri istiyorum, evet 90'larda yetişmiş, bugün açık sahneleri hala yarı utanarak izleyen sevimli neslimi:)
Bu yüzden bazı kurallar etik değerlerle bağdaşmalı, tamamen dejenere olmamak için.
Öyle işte...
Evet bugünkü yazımın konusunu açıklıyorum: Law and ethic, evet kanun ve ahlak.
Deniz İngiltere'ye gittiğinden beri aynı şeyi söylüyor: bazı değerleri yok, korkunç! Güliz de Hollanda'da aynı şeyden muzdarip:"çok rahatlar Cerenimo yaaa".
Aslında arkadaşlarım oldukça rahat insanlardır, başkalarının yaptıklarını yargılamazlar, bunu özgürlüğü kısıtlayıcı birşey olarak görür, ilkel bulurlar. Eee o zaman? Benim "modern" arkadaşlarım neden bu kadar mağdurlar (!)? Nedeni açıklıyorum sayın okur, çok basit: kültür farklılığı. Şu anda "yapma yaa, ciddi misin, ay ne zekisin sen öyle" diye dalga geçtiğini biliyorum sayın okur, nedeni ortaya çıkardım diye Nobel beklemiyorum, ama ne kadar eğitimli olursak olalım, köklerimizden ne kadar uzak olursak olalım yaşam stili açısından, yine de tamamen kopamıyoruz ve bize uymayan birşeyler görünce irkiliyoruz.
Geçen dönem bolca tartıştık sps 303 de etik değerler kanunlar yapılırken dikkate alınmalı mıdır alınmamalı mıdır diye. Hemen hemen hepimiz, "geleneksel değerler farklılık gösteriyor, birine göre yapsan öbürüne uymaz, ııh özgürlüğe aykırı olmaz" lıyorduk ki hala aynı şeyi düşünüyorum aslında ama en basit kurallar, hani belki evrensele yakın olanlar daha bir kanunlaşsa sanki daha mı iyi olurdu diye sormadan da edemiyorum bazen.
Özgürlük harika birşey asla kaybetmek istemem ama bazen an geliyor ki gördüklerim keşke birşeyler yasak olsa diyorum kendi kendime, insan etinin- tabi ki kadının- fütursuzca sunulması, çift ilişkilerinin uluorta yaşanması gibi... Mesela 7 yaşından küçük çocukların bulunduğu yerlerde daha dikkatli olunabilmesi gibi...
Kimsenin ahlak değerini sorgulamıyorum, saygı duyuyorum, beni aşırı rahatsız ediyor da diyemem ama bazen tv 'de öpüşme sahnesi çıkınca nereye bakacağını, ne yapacağını şaşıran çocuğun şaşkınlığını yaşamaktan kurtulamıyorum. Ama yarı yaşımdaki çocuklar çok rahat, bundan hoşlanmıyorum, sanki erken büyüyorlar gibi geliyor, GDO'lular gibi.
Evet saçmalıyorum :)Benim ayıp dediğim şeylere başka ırk sıradan bakıyor diye geri kafalılık ediyorum belki ama ben zamanımım "zamane" çocuklarını geri istiyorum, evet 90'larda yetişmiş, bugün açık sahneleri hala yarı utanarak izleyen sevimli neslimi:)
Bu yüzden bazı kurallar etik değerlerle bağdaşmalı, tamamen dejenere olmamak için.
Öyle işte...
21 Şubat 2011 Pazartesi
yalanlarımız****
Saat 03:00
Saat 03:00 olmuş,resimler buruşmuş,
Karlar erirken saçlarımda.
Sen hep güzelsin,
Benimse içtiğim her bir damla yaralarıma vurmuş.
Koşma yorulduysan,anaforda boğulduysan
Sen de korkuyorsan yalnızlıktan
Bilme istemiyorsan,bir an bile gülmüyorsan
Sen de sıkıldıysan yalanlarımızdan
Saat 03:00 olmuş,soğuktan deniz donmuş,
Balıklar kıyılara vurmuş.
Küçük bir kar tanesi,onca yolu uçmuş,
Sonunda tam dilimin ucuna konmuş
Teoman
Saat 03:00 olmuş,resimler buruşmuş,
Karlar erirken saçlarımda.
Sen hep güzelsin,
Benimse içtiğim her bir damla yaralarıma vurmuş.
Koşma yorulduysan,anaforda boğulduysan
Sen de korkuyorsan yalnızlıktan
Bilme istemiyorsan,bir an bile gülmüyorsan
Sen de sıkıldıysan yalanlarımızdan
Saat 03:00 olmuş,soğuktan deniz donmuş,
Balıklar kıyılara vurmuş.
Küçük bir kar tanesi,onca yolu uçmuş,
Sonunda tam dilimin ucuna konmuş
Teoman
4 Şubat 2011 Cuma
4 Şubat Yazısı
Merhaba Okur!
Uzun zamandır yazmadım, evet vaktim vardı, yazamadım değil yazmadım. Nedenini daha önce açıklamıştım; dinlenmeye ihtiyacımız vardı, dinlendik, öğrendik...
Bugün 4 şubat, 34. ay diyoruz buna, güçlü, sınavlar verilmiş tam 34 ay... Ben bile inanamıyorum sağlıklı diyalogumuza, birbirimize duyduğumuz saygı ve sevgi dengesinin en büyük kavgalarımızda bile "emniyet kemeri" olmasına... Uzmanlar bir ara açıklamada bulunmuşlardı: Aşkın Ömrü Üç Yıldır!.Ben de bir açıklamada bulunuyorum: Yok ya? Evrende türünden bağlı olmaksızın hiçbir enerji tamamen yok olamaz, yalnızca şekil değiştirir. Belki doğrudur, aşk kısa ömürlüdür, biz daha bittiğini görmedik (maşallah diyoruz:)) ama bitse bile daha güçlü bir bağlılığa dönüşmesi değil midir önemli olan? Sanırım biz bu döneme giriyoruz yavaş yavaş: aşk hala etkin ama artık daha önemlisi var; dengeli ve korumacı bir sevgi... Her ay dilediğimiz gibi, kutlu olsun :)
************************************************************************************
Gündem aslında belli: Defne Joy Foster. Ben bu konu hakkında birşey demek istemiyorum, haddim değil, inancım da "ölünün arkasından konuşulmaz" diye uyarır.
Bunun yerine size Sayın Barlas'ın yazının linkini veriyorum,
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/barlas/2011/02/04/hayat_son_perdesi_kotu_yazilmis_oldukca_iyi_bir_oyundur
Şimdilik bu kadar sevgili okur,
Uzun ve güzel bir ömür dileğiyle...
Uzun zamandır yazmadım, evet vaktim vardı, yazamadım değil yazmadım. Nedenini daha önce açıklamıştım; dinlenmeye ihtiyacımız vardı, dinlendik, öğrendik...
Bugün 4 şubat, 34. ay diyoruz buna, güçlü, sınavlar verilmiş tam 34 ay... Ben bile inanamıyorum sağlıklı diyalogumuza, birbirimize duyduğumuz saygı ve sevgi dengesinin en büyük kavgalarımızda bile "emniyet kemeri" olmasına... Uzmanlar bir ara açıklamada bulunmuşlardı: Aşkın Ömrü Üç Yıldır!.Ben de bir açıklamada bulunuyorum: Yok ya? Evrende türünden bağlı olmaksızın hiçbir enerji tamamen yok olamaz, yalnızca şekil değiştirir. Belki doğrudur, aşk kısa ömürlüdür, biz daha bittiğini görmedik (maşallah diyoruz:)) ama bitse bile daha güçlü bir bağlılığa dönüşmesi değil midir önemli olan? Sanırım biz bu döneme giriyoruz yavaş yavaş: aşk hala etkin ama artık daha önemlisi var; dengeli ve korumacı bir sevgi... Her ay dilediğimiz gibi, kutlu olsun :)
************************************************************************************
Gündem aslında belli: Defne Joy Foster. Ben bu konu hakkında birşey demek istemiyorum, haddim değil, inancım da "ölünün arkasından konuşulmaz" diye uyarır.
Bunun yerine size Sayın Barlas'ın yazının linkini veriyorum,
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/barlas/2011/02/04/hayat_son_perdesi_kotu_yazilmis_oldukca_iyi_bir_oyundur
Şimdilik bu kadar sevgili okur,
Uzun ve güzel bir ömür dileğiyle...
12 Ocak 2011 Çarşamba
Karl'ın balonu
Üniversite 3. sınıf olmanın tüm ağırlığını yaşıyorum bu hafta, ne sınavı ne projesi bitiyor. Dün birinden çıkıp yarın başka bir sınava girmek eskisi kadar hafife alınacak birşey olmasa da "Düştüysek kalkarız daha ölmedik yaa" diyerek, dinleyerek (bknz. Yoncalodi bir başkadır) gelen uykumu bastırmaya çalışıyorum.
Haliyle hayata pek dokunamıyorum, ama inatçıyım biraz da arsızım galiba, uzanamasam da elimi çekmiyorum: hayatla beslenemediğim, dokunup hissedemediğim tüm anları ömrümden çıkarıyorum, evet yaşamak ruh işi benim için. Charlie Chaplin 'in Endüstri Devrim'ini konu alan episode u gibi mekanik yaşayamıyorum. İşte bunları düşünüp kendi kendime güldüğüm- gülümsemek değil gülmek- bu anlarda ders çalışmama yardımcı olacak bir hayal beliriyor zihnimde: Karl'ın balonu.
Up! (Carl&Ellie) filmini izlediniz mi okur? Harika bir filmdir kendisi. Orada Karl evini balonlarla uçurup çok sevdiği Eli'sinin hayalini gerçekleştirmeye çalışır, birçok macera yaşar. Öyle bir ev-balon karışımım olsun istiyorum. Kimsenin çıkmadığı en yüksek tepelerden aşağıya bakmak istiyorum, yuvarlanmaktan korkmayarak. Okyanuslara tepeden bakmak, belki birkaç balonu söndürüp ayaklarımı okyanusa daldırmak, bağlayacak yer bulursam evimi, biraz da derinlere dalmak.
Görmediğim yerleri en sevdiklerimle yaşamak istiyorum, yüzyılda bir açan çiçeklerin açılışına şahit olmak, en yaşlı ağaçların reçinelerine dokunmak ve rüzgar nereye götürürse evimle oraya gitmek istiyorum, mutfağımızın penceresinden hemen yanımızda uçan hiç görmediğim cinsten kuşlara bakarak.
İşte böyle mümkün(!) isteklerim, beklentilerim var kendimden. Bir de ders var çalışmam gereken.
Haliyle hayata pek dokunamıyorum, ama inatçıyım biraz da arsızım galiba, uzanamasam da elimi çekmiyorum: hayatla beslenemediğim, dokunup hissedemediğim tüm anları ömrümden çıkarıyorum, evet yaşamak ruh işi benim için. Charlie Chaplin 'in Endüstri Devrim'ini konu alan episode u gibi mekanik yaşayamıyorum. İşte bunları düşünüp kendi kendime güldüğüm- gülümsemek değil gülmek- bu anlarda ders çalışmama yardımcı olacak bir hayal beliriyor zihnimde: Karl'ın balonu.
Up! (Carl&Ellie) filmini izlediniz mi okur? Harika bir filmdir kendisi. Orada Karl evini balonlarla uçurup çok sevdiği Eli'sinin hayalini gerçekleştirmeye çalışır, birçok macera yaşar. Öyle bir ev-balon karışımım olsun istiyorum. Kimsenin çıkmadığı en yüksek tepelerden aşağıya bakmak istiyorum, yuvarlanmaktan korkmayarak. Okyanuslara tepeden bakmak, belki birkaç balonu söndürüp ayaklarımı okyanusa daldırmak, bağlayacak yer bulursam evimi, biraz da derinlere dalmak.
Görmediğim yerleri en sevdiklerimle yaşamak istiyorum, yüzyılda bir açan çiçeklerin açılışına şahit olmak, en yaşlı ağaçların reçinelerine dokunmak ve rüzgar nereye götürürse evimle oraya gitmek istiyorum, mutfağımızın penceresinden hemen yanımızda uçan hiç görmediğim cinsten kuşlara bakarak.
İşte böyle mümkün(!) isteklerim, beklentilerim var kendimden. Bir de ders var çalışmam gereken.
7 Ocak 2011 Cuma
Fark
"farkinda olmali insan...
kendisinin, hayatin, olaylarin, gidisatin farkinda olmali
farki fark etmeli, fark ettigini de fark ettirmemeli bazen..."
can yücel
kendisinin, hayatin, olaylarin, gidisatin farkinda olmali
farki fark etmeli, fark ettigini de fark ettirmemeli bazen..."
can yücel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)