Küçükken böyle şarkı söyleyen bir oyuncağım vardı,google görselde aratttım, bulamadım. Kendisi "Dondurmam Gaymak" filmindeki dondurmacı amcadan biraz daha farklı bir arabaya sahipti ve "ice-creamm" diye bağırırdı başını iki yana çevirip durarak. Bugün birden aklıma geldi durup durup aynı şeyi söylüyorum:"dıdıdıdıt dıdıdıdıt dıdıt dıdıt dıdıdıdıt dıdıdıdıt ice-creamm ice-creamm ice-creamm". Çok neşeli bir oyuncaktı, güleç yüzlü dondurmacı adam her pedala bastığında plastik dondurmalar hareket ederdi. İşin ilginç yanı, parçası bile kalmayan sadece anılarda yaşayan oyuncağım aklıma geldikçe beni hala neşelendirebiliyor. Sanırım Cedric haklı, çocukken hayat gerçekten güzel:)
****************************************************************************
Dün bizimkilerle erken bir yeniyıl kutlaması yaptık, Lal'im pasta yaptı, Deniz ve Metin de süs getirdiler, bir de mısır patlattık ve hediyelerimizi açtık. Çekiliş yapmıştık, Metin'e çıkmışım, çook tatlı mickey mouse figürlü alarmlı saat almış bana, o kadar tatlı o kadar bana uygun bir hediye ki, ilk gördüğüm anda aşık oldum saatime.
Aslında tempo biraz düşüktü, Deniz'e kalırsa bizimkilerin huyu bu, bence biraz da yorgunluktan, sınav-ödev-proje döneminde hepimiz çok yoğunuz... Yine de bir şekilde elimizden geleni yaptık, sonlara doğru sıkılsam da güzel bir anı olarak kalacak aklımda:)
Lal'imin çektiği fotoğraf da burada olacak tabi:)
Keşke Metin'i o kadar kapatmasaydım... Uçak olmuşum, sanırım hala uçuyorum, dondurmacımın üzerinden geçiyorum ve böylelikle bir yılın değil bir on yılın üzerinden geçiyorum: artık oyuncak aramıyoruz, bizzat kendi oyunumuzu kuruyoruz, her yıl yeni bir levele atlıyoruz. Yeni levelde tüm oyunculara başarılar diliyorum, bu yıl içinizden geçen tüm dilekleri dilek perisi duysun :)
31 Aralık 2010 Cuma
28 Aralık 2010 Salı
Görmek için inanmakmış
Aslolan,
İnanmak için görmek değil,
Görmek için inanmakmış..
Bayıldığım bir Demir Demirkan şarkısı "Rüzgar" ın bence en vurucu yeri... Tüm insanlığı yansıtan sayılı tespitlerden biri: görmek için inanmak.
Bazen gerçekleri görmek bile aksine inanmamıza engel olmaz, olamaz. Hani derler ya "aşkın gözü kördür" o aslında tüm hayatın gerçeği.
Dilek dileriz, bazen içimizden sonucunu kestiremediğimiz hedefler belirleriz. Hatta isteklerimizi "hayırlısı olsunlar" la yıkarken, içimizden hayırlısı olup olmaması pek ilgilendiğimiz bir konu olmaz. Görmek için inandığımız birçok şeyi, o kadar çok isteriz ki, gördüğümüzde farkedemeyiz, görmediğimiz de içimiz acır. Yani herşekilde hayal kırıklığına uğrarız. Bazı yıkıntılar zaman aşımına uğrar, bazılarıysa zamanla aşınmaya neden olur.
O yüzden inanmak için görmek monoton, sıkıcı ve "yaşlı" bir duygu olsa da, can acıtmayan seçenektir karar ağacımızda. Risk averse olmak lazım hayatta, belki çoşkulu mutluluklar olmaz ama dibe vurmalar da yaşanmaz....
Eveet günlerini mutsuz olmaya adamış sevgili arkadaşlarım, risk averse olun hayatta, inanmak için görünüz olayları, kendinizi garantiye alınız.
Ben mi? Artık bir kaçık kedi olmasam da, görmek için inanmak için fizana gidesim olacak her daim...
Adı üstünde, hayatla beslenmek demek turşu suyu içerken milkshake düşleyebilmek demek....
Anladınız?
Anladınız, anladınız...
İnanmak için görmek değil,
Görmek için inanmakmış..
Bayıldığım bir Demir Demirkan şarkısı "Rüzgar" ın bence en vurucu yeri... Tüm insanlığı yansıtan sayılı tespitlerden biri: görmek için inanmak.
Bazen gerçekleri görmek bile aksine inanmamıza engel olmaz, olamaz. Hani derler ya "aşkın gözü kördür" o aslında tüm hayatın gerçeği.
Dilek dileriz, bazen içimizden sonucunu kestiremediğimiz hedefler belirleriz. Hatta isteklerimizi "hayırlısı olsunlar" la yıkarken, içimizden hayırlısı olup olmaması pek ilgilendiğimiz bir konu olmaz. Görmek için inandığımız birçok şeyi, o kadar çok isteriz ki, gördüğümüzde farkedemeyiz, görmediğimiz de içimiz acır. Yani herşekilde hayal kırıklığına uğrarız. Bazı yıkıntılar zaman aşımına uğrar, bazılarıysa zamanla aşınmaya neden olur.
O yüzden inanmak için görmek monoton, sıkıcı ve "yaşlı" bir duygu olsa da, can acıtmayan seçenektir karar ağacımızda. Risk averse olmak lazım hayatta, belki çoşkulu mutluluklar olmaz ama dibe vurmalar da yaşanmaz....
Eveet günlerini mutsuz olmaya adamış sevgili arkadaşlarım, risk averse olun hayatta, inanmak için görünüz olayları, kendinizi garantiye alınız.
Ben mi? Artık bir kaçık kedi olmasam da, görmek için inanmak için fizana gidesim olacak her daim...
Adı üstünde, hayatla beslenmek demek turşu suyu içerken milkshake düşleyebilmek demek....
Anladınız?
Anladınız, anladınız...
17 Aralık 2010 Cuma
Amaçlı bir merhaba:)
Uzun zamandır blog yazmayan ben, benden blog bekleyen, takip ettiğinden emin olduğum başta Ceyda ve Deniz olmak üzere diğerleri... Zaman sıkışıklığından değil, yazma yoğunluğunu elde edemediğim için bir süredir yazamıyorum. Hoffman'ın masallarını bilir misiniz? Sürekli aşkı arayıp her defasında hüsrana uğrayan genç şair, operanın sonunda asıl aşkı en başından beri yanında taşıdığı ilham perisiyle yaşadığını farkeder. Diğer kadınlar ise bu periye olan hisleri için basit aracılardır.
İlham perimle aramda bir problem yok, aşk yaşamıyoruz ama kankayız (bknz.en sevdiğimden). Ama her ilişkinin biraz rahatlamaya ihtiyacı var. Çünkü;
-Değinilecek sosyal konular hiç bitmez
-Toplumsal çarpıklıkların sonu hiç gelmez
-Haksızlıklar son bulmaz
- Hayat devam ettikçe tıpkı üsttekiler gibi mutluluklar, hüzünlü-mutlu olaylar, paylaşılacak anılar duygular hiç bitmez.
Kankamın o yüzden tatile ihtiyacı var. Onsuz ama onla yani uzaktan yardımla yazabileceğim konular;
-Kalbim kırık değil,
-Aldatılmadım
-Kandırılmadım, söylenen yalanlar kişileriyle birlikte tarihe gömüldü
-Kimseye söyleyip isteyip de içimde tuttuğum birşey yok, olanların da artık söylenmeye ihtiyaçları yok.
O zaman? Hayat biraz aksın, kankamla birbirimize anlatacaklarımız biriksin, sonra yazarım uzuun uzun.
Olur bence, sizce?
İlham perimle aramda bir problem yok, aşk yaşamıyoruz ama kankayız (bknz.en sevdiğimden). Ama her ilişkinin biraz rahatlamaya ihtiyacı var. Çünkü;
-Değinilecek sosyal konular hiç bitmez
-Toplumsal çarpıklıkların sonu hiç gelmez
-Haksızlıklar son bulmaz
- Hayat devam ettikçe tıpkı üsttekiler gibi mutluluklar, hüzünlü-mutlu olaylar, paylaşılacak anılar duygular hiç bitmez.
Kankamın o yüzden tatile ihtiyacı var. Onsuz ama onla yani uzaktan yardımla yazabileceğim konular;
-Kalbim kırık değil,
-Aldatılmadım
-Kandırılmadım, söylenen yalanlar kişileriyle birlikte tarihe gömüldü
-Kimseye söyleyip isteyip de içimde tuttuğum birşey yok, olanların da artık söylenmeye ihtiyaçları yok.
O zaman? Hayat biraz aksın, kankamla birbirimize anlatacaklarımız biriksin, sonra yazarım uzuun uzun.
Olur bence, sizce?
15 Aralık 2010 Çarşamba
trust is trust
I know the truth now
I know who you are
And also I know that nobody can/will able to hurt me, if I do not wish.
Just wanted to share. (May be you also need to notice the banality of people.)
I know who you are
And also I know that nobody can/will able to hurt me, if I do not wish.
Just wanted to share. (May be you also need to notice the banality of people.)
4 Aralık 2010 Cumartesi
mor fil, tatlı kedi ve kırmızı yastıklı kutu
[Sevgilimin yazdığı yazıyı hiç değiştirmeden hatta yazım hatalarını bile düzeltmeden aynen koyuyorum. Teşekkürler sevgilim, bence de 32.ayımız kutlu olsun:)]
Yeni ayımıza girdiğimiz bu günlerde hayatın bütün uğraşlarına ve zorluklarına rağmen
yeni aya girmenin verdiği mutluluk bambaşka. Sanki yeni yıl başı olmuş bütün bir yıl geride kalmış gibi sıcacık ve serin, kocaman bembeyaz ve aynı zamanda rengarek, parlak ve yumuşak bir ay daha geliyor önümüze.
Hani ilk okul gösterilerinde olur ya eski yıl gider yorgun argın yeni bir bebek gelir, yeni yılı temsil ediyordur.
Bizimki bu durumdan farklı, o durumda giden yıl tozlu raflara kaldırılıyor bir daha geri getirilmemek üzere. Bizim yeni ayımızda ise giden ay kırmızı yastıklı şık bir kutuya dik olarak konuyor ve bir önceki ay üstüne konulmuyor ki daha önceki aylardan birini almak istediğimizde hemen ulaşabilelim ve tozlanmasın diye. Açıp açıp bakabilelim mutlu olalım diye.
O ay içerisinde Istemediğimiz olum bir olay olduğunda ise bu olumsuz olay itinayla defterden çıkartılır üstü temizlenir ( ki güzel kırmızı kutumuzda izi kalmasın) ve o güzel kırmızı kutunun altına konur ki, bizim güzel aylarımız tarafından ezilsin, yeni gelen aylarımız tarafındanda dahada kuvvetle ezilmeye devam etsin diye :)
Bu güzel kutuya mor fil ile tatlı kedi her gün bakım yaparlar, yeni yeni rengarenk ve bembeyaz sayfalar eklerler ve onun sağlığı ve güzelliği için ellerinden geleninde fazlasını yaparlar
Nice mutlu aylara kırmızı yastıklı kutu, tatlı kedi ve mor fil =)
Yeni ayımıza girdiğimiz bu günlerde hayatın bütün uğraşlarına ve zorluklarına rağmen
yeni aya girmenin verdiği mutluluk bambaşka. Sanki yeni yıl başı olmuş bütün bir yıl geride kalmış gibi sıcacık ve serin, kocaman bembeyaz ve aynı zamanda rengarek, parlak ve yumuşak bir ay daha geliyor önümüze.
Hani ilk okul gösterilerinde olur ya eski yıl gider yorgun argın yeni bir bebek gelir, yeni yılı temsil ediyordur.
Bizimki bu durumdan farklı, o durumda giden yıl tozlu raflara kaldırılıyor bir daha geri getirilmemek üzere. Bizim yeni ayımızda ise giden ay kırmızı yastıklı şık bir kutuya dik olarak konuyor ve bir önceki ay üstüne konulmuyor ki daha önceki aylardan birini almak istediğimizde hemen ulaşabilelim ve tozlanmasın diye. Açıp açıp bakabilelim mutlu olalım diye.
O ay içerisinde Istemediğimiz olum bir olay olduğunda ise bu olumsuz olay itinayla defterden çıkartılır üstü temizlenir ( ki güzel kırmızı kutumuzda izi kalmasın) ve o güzel kırmızı kutunun altına konur ki, bizim güzel aylarımız tarafından ezilsin, yeni gelen aylarımız tarafındanda dahada kuvvetle ezilmeye devam etsin diye :)
Bu güzel kutuya mor fil ile tatlı kedi her gün bakım yaparlar, yeni yeni rengarenk ve bembeyaz sayfalar eklerler ve onun sağlığı ve güzelliği için ellerinden geleninde fazlasını yaparlar
Nice mutlu aylara kırmızı yastıklı kutu, tatlı kedi ve mor fil =)
mor fil, tatlı kedi ve kırmızı yastıklı kutu
[Sevgilimin yazdığı yazıyı hiç değiştirmeden hatta yazım hatalarını bile düzeltmeden aynen koyuyorum. Teşekkürler sevgilim, bence de 32.ayımız kutlu olsun:)]
Yeni ayımıza girdiğimiz bu günlerde hayatın bütün uğraşlarına ve zorluklarına rağmen
yeni aya girmenin verdiği mutluluk bambaşka. Sanki yeni yıl başı olmuş bütün bir yıl geride kalmış gibi sıcacık ve serin, kocaman bembeyaz ve aynı zamanda rengarek, parlak ve yumuşak bir ay daha geliyor önümüze.
Hani ilk okul gösterilerinde olur ya eski yıl gider yorgun argın yeni bir bebek gelir, yeni yılı temsil ediyordur.
Bizimki bu durumdan farklı, o durumda giden yıl tozlu raflara kaldırılıyor bir daha geri getirilmemek üzere. Bizim yeni ayımızda ise giden ay kırmızı yastıklı şık bir kutuya dik olarak konuyor ve bir önceki ay üstüne konulmuyor ki daha önceki aylardan birini almak istediğimizde hemen ulaşabilelim ve tozlanmasın diye. Açıp açıp bakabilelim mutlu olalım diye.
O ay içerisinde Istemediğimiz olum bir olay olduğunda ise bu olumsuz olay itinayla defterden çıkartılır üstü temizlenir ( ki güzel kırmızı kutumuzda izi kalmasın) ve o güzel kırmızı kutunun altına konur ki, bizim güzel aylarımız tarafından ezilsin, yeni gelen aylarımız tarafındanda dahada kuvvetle ezilmeye devam etsin diye :)
Bu güzel kutuya mor fil ile tatlı kedi her gün bakım yaparlar, yeni yeni rengarenk ve bembeyaz sayfalar eklerler ve onun sağlığı ve güzelliği için ellerinden geleninde fazlasını yaparlar
Nice mutlu aylara kırmızı yastıklı kutu, tatlı kedi ve mor fil =)
Yeni ayımıza girdiğimiz bu günlerde hayatın bütün uğraşlarına ve zorluklarına rağmen
yeni aya girmenin verdiği mutluluk bambaşka. Sanki yeni yıl başı olmuş bütün bir yıl geride kalmış gibi sıcacık ve serin, kocaman bembeyaz ve aynı zamanda rengarek, parlak ve yumuşak bir ay daha geliyor önümüze.
Hani ilk okul gösterilerinde olur ya eski yıl gider yorgun argın yeni bir bebek gelir, yeni yılı temsil ediyordur.
Bizimki bu durumdan farklı, o durumda giden yıl tozlu raflara kaldırılıyor bir daha geri getirilmemek üzere. Bizim yeni ayımızda ise giden ay kırmızı yastıklı şık bir kutuya dik olarak konuyor ve bir önceki ay üstüne konulmuyor ki daha önceki aylardan birini almak istediğimizde hemen ulaşabilelim ve tozlanmasın diye. Açıp açıp bakabilelim mutlu olalım diye.
O ay içerisinde Istemediğimiz olum bir olay olduğunda ise bu olumsuz olay itinayla defterden çıkartılır üstü temizlenir ( ki güzel kırmızı kutumuzda izi kalmasın) ve o güzel kırmızı kutunun altına konur ki, bizim güzel aylarımız tarafından ezilsin, yeni gelen aylarımız tarafındanda dahada kuvvetle ezilmeye devam etsin diye :)
Bu güzel kutuya mor fil ile tatlı kedi her gün bakım yaparlar, yeni yeni rengarenk ve bembeyaz sayfalar eklerler ve onun sağlığı ve güzelliği için ellerinden geleninde fazlasını yaparlar
Nice mutlu aylara kırmızı yastıklı kutu, tatlı kedi ve mor fil =)
3 Aralık 2010 Cuma
Puan'ım yok artık (okuluma zaten 0 puanım.)
Puan'ı göndermişler kampüsten. Daha doğrusu uyutup, boş bir alana bırakmış sevgili güvenlik görevlilerimiz. Nedeni de basit(!): Kötü kokuyordu, fakültenin girişini kokutuyordu Puan.
Köpek deyince aklınıza iri, saldırgan,atik bir köpek gelmesin; Puan fakültenin girişindeki iki kapının arasında kalan yaşlı ve zararsız bir köpekti. Hiçbir öğrenciye karışmaz, yemek verirseniz yer yoksa kendi kendine takılırdı: sevdiğinizde de uysallığını korurdu.
Geçmiş tecrübelerimden dolayı Puan'dan önce hiçbir köpeğe bu kadar çok yaklaşmadım ben, yaşlılıktan dökülen tüylerinin arasında parmaklarımı gezdirmenin reflekslerimde yarattığı rahatlamayı bana başka hiçbir şey/kimse yaşatmadı sevgili okur.
Geçen senenin ikinci dönemi, kalbim dağınık, neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilmiyorum. Bir asistan 2 gün sonraki sınavım için konu tekrarı yapıyor, bir soru soruyorum espri yapıyor, tepkimi koyarak çıkıyorum L katındaki penceresiz, havasız sınıftan: o dönem L katına ve hiçbir asistana tahammülüm yok! Asansör de sinir etti, merdivenlerden çıktım tam 2. katta birden nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Saat akşamın 9 'u, Onur nerede hatırlamıyorum ama o an ulaşamıyorum O'na da. Kimse yok ve benim nefesim gittikçe daha fazla daralıyor. Sakin olmaya çalışarak oturdum pencerenin geniş kenarlıklarına. O anda yerinden ayrılarak yanıma geldi Puan. Elimde yemek yoksa peşimi bırakan yaşlı köpeğim başını elimin hizasına getirdi, sakinleşmeme yardım etti. Kendimi iyi hissedene kadar da ayrılmadı yanımdan.
Tesadüf mü? Asıl kokusunu bahane ederek şikayet edip duran insanlığın dünyaya gelmesi tesadüf olmalı. Hergün duş alma imkanı olan, popüler parfümlere sarınan bünyeleri, kimseye zarar vermeyen köpeğimin kokusunu kaldıramadı. Tıpkı benim onların "içlerinin kokmuşluğunu" kaldıramadığım gibi.
Okula gitmeyi istemiyorum, telefonumun arka planına bakmayı da. Köpeğim ölüme terkedildi. Birtakım insanımsı şikayet ettiği için. Kendi köpekleri gibi bakımlı olmadığı için.
Rahat olun tek kaygısı "estetik" olan beyinsiz topluluk. Artık her yer sizin "güzel" parfüm kokularınızla ve vicdansızlığınızla dolu olacak.
Köpeğim gitti.
Köpek deyince aklınıza iri, saldırgan,atik bir köpek gelmesin; Puan fakültenin girişindeki iki kapının arasında kalan yaşlı ve zararsız bir köpekti. Hiçbir öğrenciye karışmaz, yemek verirseniz yer yoksa kendi kendine takılırdı: sevdiğinizde de uysallığını korurdu.
Geçmiş tecrübelerimden dolayı Puan'dan önce hiçbir köpeğe bu kadar çok yaklaşmadım ben, yaşlılıktan dökülen tüylerinin arasında parmaklarımı gezdirmenin reflekslerimde yarattığı rahatlamayı bana başka hiçbir şey/kimse yaşatmadı sevgili okur.
Geçen senenin ikinci dönemi, kalbim dağınık, neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilmiyorum. Bir asistan 2 gün sonraki sınavım için konu tekrarı yapıyor, bir soru soruyorum espri yapıyor, tepkimi koyarak çıkıyorum L katındaki penceresiz, havasız sınıftan: o dönem L katına ve hiçbir asistana tahammülüm yok! Asansör de sinir etti, merdivenlerden çıktım tam 2. katta birden nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Saat akşamın 9 'u, Onur nerede hatırlamıyorum ama o an ulaşamıyorum O'na da. Kimse yok ve benim nefesim gittikçe daha fazla daralıyor. Sakin olmaya çalışarak oturdum pencerenin geniş kenarlıklarına. O anda yerinden ayrılarak yanıma geldi Puan. Elimde yemek yoksa peşimi bırakan yaşlı köpeğim başını elimin hizasına getirdi, sakinleşmeme yardım etti. Kendimi iyi hissedene kadar da ayrılmadı yanımdan.
Tesadüf mü? Asıl kokusunu bahane ederek şikayet edip duran insanlığın dünyaya gelmesi tesadüf olmalı. Hergün duş alma imkanı olan, popüler parfümlere sarınan bünyeleri, kimseye zarar vermeyen köpeğimin kokusunu kaldıramadı. Tıpkı benim onların "içlerinin kokmuşluğunu" kaldıramadığım gibi.
Okula gitmeyi istemiyorum, telefonumun arka planına bakmayı da. Köpeğim ölüme terkedildi. Birtakım insanımsı şikayet ettiği için. Kendi köpekleri gibi bakımlı olmadığı için.
Rahat olun tek kaygısı "estetik" olan beyinsiz topluluk. Artık her yer sizin "güzel" parfüm kokularınızla ve vicdansızlığınızla dolu olacak.
Köpeğim gitti.
Puan'ım yok artık (okuluma zaten 0 puanım.)
Puan'ı göndermişler kampüsten. Daha doğrusu uyutup, boş bir alana bırakmış sevgili güvenlik görevlilerimiz. Nedeni de basit(!): Kötü kokuyordu, fakültenin girişini kokutuyordu Puan.
Köpek deyince aklınıza iri, saldırgan,atik bir köpek gelmesin; Puan fakültenin girişindeki iki kapının arasında kalan yaşlı ve zararsız bir köpekti. Hiçbir öğrenciye karışmaz, yemek verirseniz yer yoksa kendi kendine takılırdı: sevdiğinizde de uysallığını korurdu.
Geçmiş tecrübelerimden dolayı Puan'dan önce hiçbir köpeğe bu kadar çok yaklaşmadım ben, yaşlılıktan dökülen tüylerinin arasında parmaklarımı gezdirmenin reflekslerimde yarattığı rahatlamayı bana başka hiçbir şey/kimse yaşatmadı sevgili okur.
Geçen senenin ikinci dönemi, kalbim dağınık, neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilmiyorum. Bir asistan 2 gün sonraki sınavım için konu tekrarı yapıyor, bir soru soruyorum espri yapıyor, tepkimi koyarak çıkıyorum L katındaki penceresiz, havasız sınıftan: o dönem L katına ve hiçbir asistana tahammülüm yok! Asansör de sinir etti, merdivenlerden çıktım tam 2. katta birden nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Saat akşamın 9 'u, Onur nerede hatırlamıyorum ama o an ulaşamıyorum O'na da. Kimse yok ve benim nefesim gittikçe daha fazla daralıyor. Sakin olmaya çalışarak oturdum pencerenin geniş kenarlıklarına. O anda yerinden ayrılarak yanıma geldi Puan. Elimde yemek yoksa peşimi bırakan yaşlı köpeğim başını elimin hizasına getirdi, sakinleşmeme yardım etti. Kendimi iyi hissedene kadar da ayrılmadı yanımdan.
Tesadüf mü? Asıl kokusunu bahane ederek şikayet edip duran insanlığın dünyaya gelmesi tesadüf olmalı. Hergün duş alma imkanı olan, popüler parfümlere sarınan bünyeleri, kimseye zarar vermeyen köpeğimin kokusunu kaldıramadı. Tıpkı benim onların "içlerinin kokmuşluğunu" kaldıramadığım gibi.
Okula gitmeyi istemiyorum, telefonumun arka planına bakmayı da. Köpeğim ölüme terkedildi. Birtakım insanımsı şikayet ettiği için. Kendi köpekleri gibi bakımlı olmadığı için.
Rahat olun tek kaygısı "estetik" olan beyinsiz topluluk. Artık her yer sizin "güzel" parfüm kokularınızla ve vicdansızlığınızla dolu olacak.
Köpeğim gitti.
Köpek deyince aklınıza iri, saldırgan,atik bir köpek gelmesin; Puan fakültenin girişindeki iki kapının arasında kalan yaşlı ve zararsız bir köpekti. Hiçbir öğrenciye karışmaz, yemek verirseniz yer yoksa kendi kendine takılırdı: sevdiğinizde de uysallığını korurdu.
Geçmiş tecrübelerimden dolayı Puan'dan önce hiçbir köpeğe bu kadar çok yaklaşmadım ben, yaşlılıktan dökülen tüylerinin arasında parmaklarımı gezdirmenin reflekslerimde yarattığı rahatlamayı bana başka hiçbir şey/kimse yaşatmadı sevgili okur.
Geçen senenin ikinci dönemi, kalbim dağınık, neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilmiyorum. Bir asistan 2 gün sonraki sınavım için konu tekrarı yapıyor, bir soru soruyorum espri yapıyor, tepkimi koyarak çıkıyorum L katındaki penceresiz, havasız sınıftan: o dönem L katına ve hiçbir asistana tahammülüm yok! Asansör de sinir etti, merdivenlerden çıktım tam 2. katta birden nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Saat akşamın 9 'u, Onur nerede hatırlamıyorum ama o an ulaşamıyorum O'na da. Kimse yok ve benim nefesim gittikçe daha fazla daralıyor. Sakin olmaya çalışarak oturdum pencerenin geniş kenarlıklarına. O anda yerinden ayrılarak yanıma geldi Puan. Elimde yemek yoksa peşimi bırakan yaşlı köpeğim başını elimin hizasına getirdi, sakinleşmeme yardım etti. Kendimi iyi hissedene kadar da ayrılmadı yanımdan.
Tesadüf mü? Asıl kokusunu bahane ederek şikayet edip duran insanlığın dünyaya gelmesi tesadüf olmalı. Hergün duş alma imkanı olan, popüler parfümlere sarınan bünyeleri, kimseye zarar vermeyen köpeğimin kokusunu kaldıramadı. Tıpkı benim onların "içlerinin kokmuşluğunu" kaldıramadığım gibi.
Okula gitmeyi istemiyorum, telefonumun arka planına bakmayı da. Köpeğim ölüme terkedildi. Birtakım insanımsı şikayet ettiği için. Kendi köpekleri gibi bakımlı olmadığı için.
Rahat olun tek kaygısı "estetik" olan beyinsiz topluluk. Artık her yer sizin "güzel" parfüm kokularınızla ve vicdansızlığınızla dolu olacak.
Köpeğim gitti.
Yaşlılık sendromu
An itibariyle şoktayım, her dakika yeni bir yaşa girmeye alışmış bünyem gerçeği kabullenemiyor: 1 aydan daha kısa bir süre sonra ay hesabıyla 21.5, yıl hesabıyla 22 yaşına giriyorum. "İyi de bu kadar hızlı büyümek için daha küçük değil miyim?" diye kendime sorduğum soruyu yine kendim cevapladım:"Soru zaten saçma ama değilim."
Gerçekten büyüdüğüme dair kanıtlar;
1-) Ortaokul anılarımı "daha dün gibi" hatırlıyorum.
2-) Britney Spears'ı "Baby One More Time" söylediği zamanlardaki haliyle hatırlıyorum.
3-) Yalan Rüzgarı ve Vahşi Güzel 'in aynı kategoride olduğunu kabul ediyorum (heyecanla beklediğim son tv dizisi olmuştur.).
4-) 5 yaş büyükler abi/abla değil, 10 yaş büyükler de lise/üniversitede okumuyorlar. Hatta evli-mutlu-çocuklu mottosunun takipçisi çoğu.
5-) Arkadaşlarımla annelerimizin topuklu ayakkabılarını giyme/makyaj malzemelerini deneme planlarından, Lal'imin gelinlik deneme hayallerine geçtik (İki Ceren de mavi ekran verince vazgeçti sanırım. Geçtin di mi Lal'im?).
6-) "Tatlı çocuk" değil "hoş çocuk". "Ayy ne yakışıklı" değil "karaktere bakar mısın (karaktere?!)"
7-) "Örtmeniiim Cem yine kalemimi vermiyooo", "Hocam kravatı biraz gevşetsek?" yok artık; "Hocam, önceki slayta bir daha dönebilir miyiz?" var.
Aslında liste uzun... upuzun.... ama
***-) En kötüsü de, dikkat edin en kötüsü de bu yıl doğanlar bizim yaşımıza geldiklerinde dönemim gençliğine teyze diyecek.
Oooof of, geçiyor çıtırlık (bknz. hiç olabildik mi ki? sevgili okulum izin verdi mi kii?) geliyor çoturluk.
Gerçekten büyüdüğüme dair kanıtlar;
1-) Ortaokul anılarımı "daha dün gibi" hatırlıyorum.
2-) Britney Spears'ı "Baby One More Time" söylediği zamanlardaki haliyle hatırlıyorum.
3-) Yalan Rüzgarı ve Vahşi Güzel 'in aynı kategoride olduğunu kabul ediyorum (heyecanla beklediğim son tv dizisi olmuştur.).
4-) 5 yaş büyükler abi/abla değil, 10 yaş büyükler de lise/üniversitede okumuyorlar. Hatta evli-mutlu-çocuklu mottosunun takipçisi çoğu.
5-) Arkadaşlarımla annelerimizin topuklu ayakkabılarını giyme/makyaj malzemelerini deneme planlarından, Lal'imin gelinlik deneme hayallerine geçtik (İki Ceren de mavi ekran verince vazgeçti sanırım. Geçtin di mi Lal'im?).
6-) "Tatlı çocuk" değil "hoş çocuk". "Ayy ne yakışıklı" değil "karaktere bakar mısın (karaktere?!)"
7-) "Örtmeniiim Cem yine kalemimi vermiyooo", "Hocam kravatı biraz gevşetsek?" yok artık; "Hocam, önceki slayta bir daha dönebilir miyiz?" var.
Aslında liste uzun... upuzun.... ama
***-) En kötüsü de, dikkat edin en kötüsü de bu yıl doğanlar bizim yaşımıza geldiklerinde dönemim gençliğine teyze diyecek.
Oooof of, geçiyor çıtırlık (bknz. hiç olabildik mi ki? sevgili okulum izin verdi mi kii?) geliyor çoturluk.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

