Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuktan - yani şehrin bir ucundan gelirken gelişen yoğun ve yıpratıcı trafik sıkışıklığından- sonra Taksim Meydanı'ndaydım. Haftada bir veya iki defa eve giderken geçtiğim Taksim'i ilk incelediğimden beri hep aynı şeyi hissederim aslında: ince bir hüzün.
Evlerin ruhu olduğuna inanıyorum, yaşanmışlıkları bu kadar barındıran başka ne var ki hayatımızda? Bu yüzden ne zaman Taksim'den Fatih'e inerken ki o yokuşta (- adını söylemekten daha çok hoşuma gidiyor böyle çocuksu tarifler-) sıralanmış eski, bazıları terkedilmiş, bazılarıysa bakımsızlıktan her an yıkılacakmış gibi duran iki-üç katlı binaları görsem aynı hüzün içime oturur. Kim bilir, bundan birkaç on yıl önce terkedilmiş evlerde kimler yaşadı, neler yaşandı? Tanımadığım insanların hayatlarını merak ettiğimden değil, taşındığımız evleri düşününce aklıma geliyor böyle sorular. Uzuun süre önce Taksim'deki o evlerde yaşayanlar, evlerinin şimdiki hallerini görseler neler hissederlerdi acaba? Acaba görüyorlar mıdır? Sahi ne hissetmişlerdir? Filmlerde gördüğümüz gibi odalarında mı gezmişlerdir ağır ağır, yoksa kafalarını çevirip geçmişler midir "el" gibi ? Dilerim bu hissi hiç yaşamam ve anlayamam bu eski evlerin sahiplerinin hissettiklerini... Şahsen ben yaşadığım hiçbir evin harabeye dönüşüşünü görmek istemem, ya hemen yeni birşey yapsınlar yerine çok eskidiğinde, ya da içinde başka insanların anıları olsun eski evlerimde.
Evet evlerinde ruhu var ve bazen insanlardan bile daha dokunaklı olabiliyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder