Evlere takıntılıyım gibi görünse de, ev tanımı benim için biraz farklı. Çok yakın bir arkadaşımla sohbet ederken, parlamıştı birden "Ne çabuk sahipleniyorsunuz şu yurt odalarını, yatağım diyorsunuz (...)". Şaşırtmıştı beni aslında, çünkü bir yeri sahiplendiğim yoktu "aslında evdekinden bahsediodum ama..." gibi bir açıklamamsı da bulunmuştum da, insanları hep biraz tedirgin eden ifadesi yumuşamıştı. Çoğu insanın yanlış tanıdığı bu acemi melekle dostluğumuz beni hep düşünmeye sevketmiştir: Ev ne demek?
Çocukluğundan beri aynı evde bulunan biri için ev dört duvar+köşedeki market+ 6 yıl önce açılmış cadde üzerindeki kahve evi+ iki yıl önce yavrulamış akıllı köpeğin yuvasının 2 sokak üstü olabilir ama benim gibi mesleksel bir alışkanlıkla 5-6 yılda bir şehir değiştirenler için maalesef bu tanımlar pek uygun olmuyor.
O kadar çok ev ve şehir gördüm ki, hepsine evim demek güzeldi ama şimdiye kadar aitlik hissiyatını hiçbirine duymadım. Çok sevdiğim, ergenliğimi orada geçirdiğim için şanslı olduğumu düşündüğüm İzmir'e bile ait olamamışım şimdi düşünüyorum da. Kendimden yola çıkarak, o zaman ev aitlik hissetmek zorunda olduğumuz yerin adı değil.
Can'ım birkaç yıl önce doğduğu ev satılınca çok üzülmüştü; en temiz, en masum anılarının yaşandığı evin satılmasına epey içerlemişti. O zaman "eee" diyen bir arkadaşımıza ikimiz birden aynı şeyi söylemiştik:"evlerin ruhu vardır". Yaşadığım hiçbir evle bağlantı kuramamın bir sebebi de belki budur: benden önce ve benden sonra birçok kişinin, ailenin de aynı evde yaşamış/yaşıyor olması, eve birçok ruh katıyor; birçok farklı enerjinin sindiği ev beni sahiplenemiyor, tıpkı benim onu sahiplenemediğim gibi. Bu yüzden özellikle terkedilmiş, eski, ahşap evlere karşı çekim duyarım: Birkaç nesile ev sahipliği de yapmış olsalar, aynı aileden farklı kişileri ama aynı kokan insanları korumuş oluyorlar yıllarca. Karmakarışık, belirsiz renklerden ziyade, aynı rengin farklı tonlarını çağrıştıran dalgaları varmış gibi geliyor bana.
Ev tanımımım olmaması hep biraz özgürlük gibi gelmişse de bir süre sonra canımı sıkmaya başlamıştı. Çünkü ne zaman bir yerde 4-5 seneden fazla kalsak yeni heyecanlar cezbetmeye başlıyordu. Dahası aynı insanlarla belirli bir süre sonra çatışmalar yaşamaya başlayınca, bunları çözmek yerine yeni bir yerlerde yeniden başlama fikrinin cazip gelmesi rahatsız ediyordu. Sonuçta insanlar değişse de, yaşananlar hiçbiryerde pek farklılık göstermiyordu; ne de olsa o sorunları yaşayan kişiliğimi kendimle beraber heryere taşıyordum üstelik yanıma her defasında kalbimi ve hafızamı da alıyordum. "Üstün ince olduktan sonra, ha Alanya'da olmuşsun, ha Ankara'da, ikisinde de kışın üşümeyecek misin sanki?" diye sorduğum anda kendim için bir ev tanımım olmasına karar verdim.
Ev deyince aklıma öncelikle ailem geliyor. Şehirler geçse de sıkılmadıklarımın başında ailem var. Onlar benim gerçek evim. Okuldaysa, evim diyebileceğim birkaç kişi var: hatta sıkıntılı olduğum zaman kokularını duymanın beni yatıştırdığı ve tam korunma talebimi reddetmeyeceklerini tatbik ettiğim/bildiğim birkaç tane güzel insan.
Evet benim evim sevdiklerim, en sahici evim ailemin üyeleri, gölgeliğim de gerçekten sevdiklerim... Onlar varken kışı düşünmüyorum, bunları yazarken sonbahar güneşi alan pencere bile bana baharı müjdeliyor gibi geliyor. Ne demiş Candan Erçetin;
"Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var
Tabiki ben böyle oldugum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var" :)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder