Evlere takıntılıyım gibi görünse de, ev tanımı benim için biraz farklı. Çok yakın bir arkadaşımla sohbet ederken, parlamıştı birden "Ne çabuk sahipleniyorsunuz şu yurt odalarını, yatağım diyorsunuz (...)". Şaşırtmıştı beni aslında, çünkü bir yeri sahiplendiğim yoktu "aslında evdekinden bahsediodum ama..." gibi bir açıklamamsı da bulunmuştum da, insanları hep biraz tedirgin eden ifadesi yumuşamıştı. Çoğu insanın yanlış tanıdığı bu acemi melekle dostluğumuz beni hep düşünmeye sevketmiştir: Ev ne demek?
Çocukluğundan beri aynı evde bulunan biri için ev dört duvar+köşedeki market+ 6 yıl önce açılmış cadde üzerindeki kahve evi+ iki yıl önce yavrulamış akıllı köpeğin yuvasının 2 sokak üstü olabilir ama benim gibi mesleksel bir alışkanlıkla 5-6 yılda bir şehir değiştirenler için maalesef bu tanımlar pek uygun olmuyor.
O kadar çok ev ve şehir gördüm ki, hepsine evim demek güzeldi ama şimdiye kadar aitlik hissiyatını hiçbirine duymadım. Çok sevdiğim, ergenliğimi orada geçirdiğim için şanslı olduğumu düşündüğüm İzmir'e bile ait olamamışım şimdi düşünüyorum da. Kendimden yola çıkarak, o zaman ev aitlik hissetmek zorunda olduğumuz yerin adı değil.
Can'ım birkaç yıl önce doğduğu ev satılınca çok üzülmüştü; en temiz, en masum anılarının yaşandığı evin satılmasına epey içerlemişti. O zaman "eee" diyen bir arkadaşımıza ikimiz birden aynı şeyi söylemiştik:"evlerin ruhu vardır". Yaşadığım hiçbir evle bağlantı kuramamın bir sebebi de belki budur: benden önce ve benden sonra birçok kişinin, ailenin de aynı evde yaşamış/yaşıyor olması, eve birçok ruh katıyor; birçok farklı enerjinin sindiği ev beni sahiplenemiyor, tıpkı benim onu sahiplenemediğim gibi. Bu yüzden özellikle terkedilmiş, eski, ahşap evlere karşı çekim duyarım: Birkaç nesile ev sahipliği de yapmış olsalar, aynı aileden farklı kişileri ama aynı kokan insanları korumuş oluyorlar yıllarca. Karmakarışık, belirsiz renklerden ziyade, aynı rengin farklı tonlarını çağrıştıran dalgaları varmış gibi geliyor bana.
Ev tanımımım olmaması hep biraz özgürlük gibi gelmişse de bir süre sonra canımı sıkmaya başlamıştı. Çünkü ne zaman bir yerde 4-5 seneden fazla kalsak yeni heyecanlar cezbetmeye başlıyordu. Dahası aynı insanlarla belirli bir süre sonra çatışmalar yaşamaya başlayınca, bunları çözmek yerine yeni bir yerlerde yeniden başlama fikrinin cazip gelmesi rahatsız ediyordu. Sonuçta insanlar değişse de, yaşananlar hiçbiryerde pek farklılık göstermiyordu; ne de olsa o sorunları yaşayan kişiliğimi kendimle beraber heryere taşıyordum üstelik yanıma her defasında kalbimi ve hafızamı da alıyordum. "Üstün ince olduktan sonra, ha Alanya'da olmuşsun, ha Ankara'da, ikisinde de kışın üşümeyecek misin sanki?" diye sorduğum anda kendim için bir ev tanımım olmasına karar verdim.
Ev deyince aklıma öncelikle ailem geliyor. Şehirler geçse de sıkılmadıklarımın başında ailem var. Onlar benim gerçek evim. Okuldaysa, evim diyebileceğim birkaç kişi var: hatta sıkıntılı olduğum zaman kokularını duymanın beni yatıştırdığı ve tam korunma talebimi reddetmeyeceklerini tatbik ettiğim/bildiğim birkaç tane güzel insan.
Evet benim evim sevdiklerim, en sahici evim ailemin üyeleri, gölgeliğim de gerçekten sevdiklerim... Onlar varken kışı düşünmüyorum, bunları yazarken sonbahar güneşi alan pencere bile bana baharı müjdeliyor gibi geliyor. Ne demiş Candan Erçetin;
"Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var
Tabiki ben böyle oldugum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var" :)
30 Ekim 2010 Cumartesi
24 Ekim 2010 Pazar
Kitap, taksi ve trafik
Aşık olduğum Taksim'e ne zaman gitsem iyice incelediğimi daha önce yazmıştım zaten. Yokuştan inerken incelediğim evleri tekrar tekrar inceleyip sırrını çözebileceğimi hissedecek kadar yoğunlaşmışken, yandan geçen taksiye takıldı gözüm. Dışarıdan baktığınızda,üzerinde ünlü otellerden birinin logosunun bulunduğu bildiğiniz sarı ticari taksilerden biriydi, tek farkla: şoförü. Arabayı kullanırken o virajlı yokuşta kitap okuyordu! Evet evet taksisini kullanan adam kitap okuyordu. Şaşırdım, aslında iyi de oldu, ne yaparsam yapayım tahminlerle evlerin hikayelerinin yanına yaklaşılmıyordum zaten, ben de biraz bu adamı gözlemledim. Adam dediysem, benden en fazla birkaç yaş büyük olsun,yani çocuk. Çocuğun elindeki kitabı tutkuyla okuyuyuşunu gördükçe okuduğu kitabın adını görmek için çaba sarfetmeye başladım. Çünkü ne olursa olsun, taksisi onun ekmek teknesiydi ve yol kenarından giderse ancak müşteri bulabilirdi. Ama orta şeritten gidiyordu ve taksisine binmek isteyen biri ancak uzun bir uğraş sonucu kendini farkettirebilirdi. Eh Taksim- Fatih arasında kilometrekareye düşen taksi sayısını düşünürsek, sıradan bir taksi için, hatta merak uyandırıcı bir şoförü bulunan taksi için bile, müşterinin uğraşmaya değmez bulacağını netlikle görebiliriz.
Ben tüm bunları düşünürken, sabit hızla giden taksiyi ve içindeki kitap kurdu şoförü farkeden kimsecikler yoktu. Yanımdaki kız kendinden geçmiş telefonunu karıştırıyordu, onun yanındaki çocuksa yolun diğer yönüyle ilgiliydi. Önde oturan zavallı kadıncağız ise, Taksim-Yeşilköy havayollarını ilk defa kullanıyor olsa gerek, dolmuş şoföründen gözünü ayırmıyordu. İçimden kadının haline gülmek geldi ama sonra vazgeçtim; ben ilk bindiğimde renk değiştirmiştim, O iyi bile dayanıyordu. Dolmuştaki yolculardan vazgeçip, çevredeki araçları incelemeye başladım. Herhalde benim dışımda birileri daha farkındadır trafikte kitap okuyan taksi şoförünün!? Son model siyah arabasının içinde gerinen 40'lı yaşlardaki araç sahibine takıldı ilk gözüm, o görmüş olmak zorundaydı çünkü daha yeni sollamıştı. Dolmuş taksinin biraz önüne geçerken ben hem kitaba hem de öndeki aracın sahibine bakmaya çalışıyordum, adını yine okuyamadım kitabın ama araç sahibiyle göz göze geldik. Kendisi göz göze gelince daha bir özgüvenle oturmaya başladı, hafif bir gülümseme geldi yüzüne. Yüzüne fazla dikkatli bakmış olmalıyım. Şu anda beğenildiğini düşünüyor garibim, ya da sahip olduğu araçtan etkilendim ona göre. Amcaya acıyıp diğer araçlara yöneliyorum: sarışın, 30'larının sonundaki bakımlı anne çocuğunu azarlıyor, çocuk arka kotuğa sinmiş ellerine bakıyor. Üzülüyorum adına, büyük ihtimalle annesi sınıf annesi veya okul aile birliğindedir, bu çocuk ya yaramazlık yapmış,ya da iyi not alamamıştır. Kadın sigarasını yakıyor, belli ki itibarına zarar veren çocuğu sigara kokusuyla cezalandıracak, ya da gözünü öyle bir hırs bürümüş ki, çocuğunu olduğu gibi kabullenmek yerine dumanla boğacak. Birkaç araca daha bakıyorum, herkes kendi aleminde, bu arada kırmızı ışık yanıyor, artık yokuşun sonundayız. Adam hala keyifle kitabını okuyor, kadın derin derin sigarasını içiyor, 40'lı yaşlardaki sonradan görme amca da gaza basıp çoktan gitmişti zaten. Hayret ediyorum sadece, arabası sıradan olanın kendisinin de dikkat çekmeyişine. Sonra insanların aslında kılıfa takılıp, neleri tükettiğini veya tüketemediğini düşünmeye başlıyorum. "İyi ki çok janjanlı bir kılıfım yok" diye düşünüp seviniyorum içten içe. Bu arada yeşil ışık yandı ve bizim pilot herkesden önce fırladı. Sonunda kitabın adını okudum: DEJA VU.
Ben tüm bunları düşünürken, sabit hızla giden taksiyi ve içindeki kitap kurdu şoförü farkeden kimsecikler yoktu. Yanımdaki kız kendinden geçmiş telefonunu karıştırıyordu, onun yanındaki çocuksa yolun diğer yönüyle ilgiliydi. Önde oturan zavallı kadıncağız ise, Taksim-Yeşilköy havayollarını ilk defa kullanıyor olsa gerek, dolmuş şoföründen gözünü ayırmıyordu. İçimden kadının haline gülmek geldi ama sonra vazgeçtim; ben ilk bindiğimde renk değiştirmiştim, O iyi bile dayanıyordu. Dolmuştaki yolculardan vazgeçip, çevredeki araçları incelemeye başladım. Herhalde benim dışımda birileri daha farkındadır trafikte kitap okuyan taksi şoförünün!? Son model siyah arabasının içinde gerinen 40'lı yaşlardaki araç sahibine takıldı ilk gözüm, o görmüş olmak zorundaydı çünkü daha yeni sollamıştı. Dolmuş taksinin biraz önüne geçerken ben hem kitaba hem de öndeki aracın sahibine bakmaya çalışıyordum, adını yine okuyamadım kitabın ama araç sahibiyle göz göze geldik. Kendisi göz göze gelince daha bir özgüvenle oturmaya başladı, hafif bir gülümseme geldi yüzüne. Yüzüne fazla dikkatli bakmış olmalıyım. Şu anda beğenildiğini düşünüyor garibim, ya da sahip olduğu araçtan etkilendim ona göre. Amcaya acıyıp diğer araçlara yöneliyorum: sarışın, 30'larının sonundaki bakımlı anne çocuğunu azarlıyor, çocuk arka kotuğa sinmiş ellerine bakıyor. Üzülüyorum adına, büyük ihtimalle annesi sınıf annesi veya okul aile birliğindedir, bu çocuk ya yaramazlık yapmış,ya da iyi not alamamıştır. Kadın sigarasını yakıyor, belli ki itibarına zarar veren çocuğu sigara kokusuyla cezalandıracak, ya da gözünü öyle bir hırs bürümüş ki, çocuğunu olduğu gibi kabullenmek yerine dumanla boğacak. Birkaç araca daha bakıyorum, herkes kendi aleminde, bu arada kırmızı ışık yanıyor, artık yokuşun sonundayız. Adam hala keyifle kitabını okuyor, kadın derin derin sigarasını içiyor, 40'lı yaşlardaki sonradan görme amca da gaza basıp çoktan gitmişti zaten. Hayret ediyorum sadece, arabası sıradan olanın kendisinin de dikkat çekmeyişine. Sonra insanların aslında kılıfa takılıp, neleri tükettiğini veya tüketemediğini düşünmeye başlıyorum. "İyi ki çok janjanlı bir kılıfım yok" diye düşünüp seviniyorum içten içe. Bu arada yeşil ışık yandı ve bizim pilot herkesden önce fırladı. Sonunda kitabın adını okudum: DEJA VU.
21 Ekim 2010 Perşembe
Kişinin kendini tacizi
Aslında bugün aklımda kadınlara yönelik her türlü taciz konulu bir yazı yazmayı planlıyordum. En küçük küfürden en büyük iltifata(!) kadar en ince ayrıntısına kadar sözlü taciz ve etkilerinden, bir de tabi ki fiziksel tacizden bahsedecektim. Failler yalnızca erkekler olmayacaktı, kadının kadına tacizi daha ağırdır aslında. Bu yüzden anatomik açıdan birbirinin aynısı olan kadınların hemcinslerini taciz konusunda tacizci erkeklerden daha "etkili" olduklarından dem vuracaktım. Ama,
Tek bir ayrıntıyı atladığımı farkettim bunca zaman taciz konusunda: İnsanlar en çok kendilerini taciz etmezler mi? (Buraya edit gelecek mi?)Taciz: TDK'dan aldığım son bilgilere göre:"Tedirgin etme, rahatsız etme."* anlamına geliyor. Gayet açık ve net.Peki insanoğlu dışarıdan gelen ve bu tanıma uyan her türlü etkiye tepkiliyken, neden kendisini taciz etmesine sessiz kalır?
Günümüz dünyasında çoğu kadın hala bazen sosyo- ekonomik bazen de sosyo-kültürel sebeplerden dolayı dışarıdan gelen tacize tepkisiz kalmak durumunda bırakılır. Ya kocasıdır hem döver hem sever, ya patronudur faturalarını onun sayesinde öder. Kadın diye sınırlandırmamak lazım, erkeğin de başına gelir taciz. Üstelik bu sefer toplum tarafından maskülen olmak kaftanı biçildiği için, yine toplumun uyguladığı bu şiddet türüyle( e bilirsiniz tacizse feminen bir şiddet gibi algılanır çoğu zaman) toplumsal cinsiyetinin çelişmesinden eziklik duyar. Bazısı gururlanır, bu o tip bir birey için "beğenilmek" demektir çünkü. Evet şaşırıyorum promosyon ve kampanya deyince mağaza talan eden bir toplumda düpe düz şiddeti "beğenilme" olarak algılayan tüm insanlara. Belki bireyin kendisini tacizi de buradan başlar.
Peki neden kendimizi taciz ederiz, yani bilinçli (!) bir şekilde tedirgin ederiz? Kendimizi bilinçli bir şekilde kandırmayı severiz.Cevabı soruya tezat gibi dursa da, benim bulduğum cevap bu. Bir kere asla ve asla geçmişi olduğu gibi hatırlayamıyoruz maalesef, bakmayın "iyisiyle kötüsüyle" diye anılarını anlatmaya başlayan insanlara, o algıdaki iyi ve kötü sizinkinden o kadar farklıdır ki. Yani o an yaşadığı bir tarafa göre ağırken, öteki tarafa göre atlatasıdır. Bu durumda atlatan taraf rahatlarken, ağır gelen taraf kendini taciz etmeye devam eder. Bazen herkesin kendisini sevmesinden şikayet eder, bazense herkesin kendisinden nefret etmesinden. Yalnız kaldığında düşündüğü bu düşünceler ivmesini değiştirmeden kişiyi taciz eder. Aslında düşündüğü gibi değildir, düşündüğü gibi olsa da, özgür bir bireyin hayatında toplum yara izi değil, parmak izi bırakır. Sadistçe bir zevkle, kişi kendini kandırır ve dünyanın en önemli sorunsalı ilan eder basit bir parmak izini.
Bazılarıysa kafayı sevilmeyle bozmuştur ki bu tipler hem çok sevmeyi severler hem de birkaç kişi tarafından çok sevilmeyi. Kafaları hepten karışır, kendilerini kandırırlar ve içten içe kendilerini acımasızca taciz etmeye başlarlar. Mesela hemen herkesden duyulabilecek ama bu tür insanların daha bir takılacağı sorulara şöyle bir bakalım:
Öncelikle sevmek illaki birini bedensel hem ruhsal açıdan istemek midir? Sadece ruhunu sevdiğin insanlara sarılmaktan daha anlamlı ve koruyucu birşey var mıdır?
Aşağıda verilen sorulara lütfen yalnızca anladığınız türde "aşk" olarak bakmayınız. Bahsedilen sevgi bambaşkadır. En az 3 soruya cevabınız varsa sevininiz, çünkü nasolsa kendinizi kandırıp, anladığınız gibi sevildiğinizi düşüneceksiniz. Ama düşünüp de yorum yaptığınız kişiyi de hissetmeniz(nasıl yaa?) önerilir, nitekim ne hissettiğiniz değil, neyi nasıl hissettirildiğiniz geçerlidir yaşamınızda.
Sevmek yalan söylememek midir? Yoksa onun için "O" ndan vazgeçmek midir?
Sevilmek uyumaya çok yakınken birinin üzerini düzeltip, saçlarını elleriyle taraması mıdır? Bu durumda sen üşürken sana sarılmalı mıdır, camı mı kapatmalıdır?
Sevmek hep onu affedebilmek ama hiç affedememek midir? Yoksa onu büyütmek midir?
Sevilmek belki de "O" olmaktır, bir zamanlar özlenen, şimdiyse eskizden öteye gidemeyen.
Sevmek de sevilmek de taciz etmektir bence, ama içten içe kendini kesmek ona göstermeden.
Bu tür şeyler bireye kendisini taciz ettirir, ayyuka çıkan her taciz gibi birey ve çevresinde gerilimler yaratır, konu açıldıkça sonuçsuz tartışmalar yaşanır. Ama hiç kimse failinin başkası olduğu taciz kadar kendisininkine ses çıkarmaz, çünkü gerçek hayatta kimse çuvaldızı kendisine batırmaz.
Tek bir ayrıntıyı atladığımı farkettim bunca zaman taciz konusunda: İnsanlar en çok kendilerini taciz etmezler mi? (Buraya edit gelecek mi?)Taciz: TDK'dan aldığım son bilgilere göre:"Tedirgin etme, rahatsız etme."* anlamına geliyor. Gayet açık ve net.Peki insanoğlu dışarıdan gelen ve bu tanıma uyan her türlü etkiye tepkiliyken, neden kendisini taciz etmesine sessiz kalır?
Günümüz dünyasında çoğu kadın hala bazen sosyo- ekonomik bazen de sosyo-kültürel sebeplerden dolayı dışarıdan gelen tacize tepkisiz kalmak durumunda bırakılır. Ya kocasıdır hem döver hem sever, ya patronudur faturalarını onun sayesinde öder. Kadın diye sınırlandırmamak lazım, erkeğin de başına gelir taciz. Üstelik bu sefer toplum tarafından maskülen olmak kaftanı biçildiği için, yine toplumun uyguladığı bu şiddet türüyle( e bilirsiniz tacizse feminen bir şiddet gibi algılanır çoğu zaman) toplumsal cinsiyetinin çelişmesinden eziklik duyar. Bazısı gururlanır, bu o tip bir birey için "beğenilmek" demektir çünkü. Evet şaşırıyorum promosyon ve kampanya deyince mağaza talan eden bir toplumda düpe düz şiddeti "beğenilme" olarak algılayan tüm insanlara. Belki bireyin kendisini tacizi de buradan başlar.
Peki neden kendimizi taciz ederiz, yani bilinçli (!) bir şekilde tedirgin ederiz? Kendimizi bilinçli bir şekilde kandırmayı severiz.Cevabı soruya tezat gibi dursa da, benim bulduğum cevap bu. Bir kere asla ve asla geçmişi olduğu gibi hatırlayamıyoruz maalesef, bakmayın "iyisiyle kötüsüyle" diye anılarını anlatmaya başlayan insanlara, o algıdaki iyi ve kötü sizinkinden o kadar farklıdır ki. Yani o an yaşadığı bir tarafa göre ağırken, öteki tarafa göre atlatasıdır. Bu durumda atlatan taraf rahatlarken, ağır gelen taraf kendini taciz etmeye devam eder. Bazen herkesin kendisini sevmesinden şikayet eder, bazense herkesin kendisinden nefret etmesinden. Yalnız kaldığında düşündüğü bu düşünceler ivmesini değiştirmeden kişiyi taciz eder. Aslında düşündüğü gibi değildir, düşündüğü gibi olsa da, özgür bir bireyin hayatında toplum yara izi değil, parmak izi bırakır. Sadistçe bir zevkle, kişi kendini kandırır ve dünyanın en önemli sorunsalı ilan eder basit bir parmak izini.
Bazılarıysa kafayı sevilmeyle bozmuştur ki bu tipler hem çok sevmeyi severler hem de birkaç kişi tarafından çok sevilmeyi. Kafaları hepten karışır, kendilerini kandırırlar ve içten içe kendilerini acımasızca taciz etmeye başlarlar. Mesela hemen herkesden duyulabilecek ama bu tür insanların daha bir takılacağı sorulara şöyle bir bakalım:
Öncelikle sevmek illaki birini bedensel hem ruhsal açıdan istemek midir? Sadece ruhunu sevdiğin insanlara sarılmaktan daha anlamlı ve koruyucu birşey var mıdır?
Aşağıda verilen sorulara lütfen yalnızca anladığınız türde "aşk" olarak bakmayınız. Bahsedilen sevgi bambaşkadır. En az 3 soruya cevabınız varsa sevininiz, çünkü nasolsa kendinizi kandırıp, anladığınız gibi sevildiğinizi düşüneceksiniz. Ama düşünüp de yorum yaptığınız kişiyi de hissetmeniz(nasıl yaa?) önerilir, nitekim ne hissettiğiniz değil, neyi nasıl hissettirildiğiniz geçerlidir yaşamınızda.
Sevmek yalan söylememek midir? Yoksa onun için "O" ndan vazgeçmek midir?
Sevilmek uyumaya çok yakınken birinin üzerini düzeltip, saçlarını elleriyle taraması mıdır? Bu durumda sen üşürken sana sarılmalı mıdır, camı mı kapatmalıdır?
Sevmek hep onu affedebilmek ama hiç affedememek midir? Yoksa onu büyütmek midir?
Sevilmek belki de "O" olmaktır, bir zamanlar özlenen, şimdiyse eskizden öteye gidemeyen.
Sevmek de sevilmek de taciz etmektir bence, ama içten içe kendini kesmek ona göstermeden.
Bu tür şeyler bireye kendisini taciz ettirir, ayyuka çıkan her taciz gibi birey ve çevresinde gerilimler yaratır, konu açıldıkça sonuçsuz tartışmalar yaşanır. Ama hiç kimse failinin başkası olduğu taciz kadar kendisininkine ses çıkarmaz, çünkü gerçek hayatta kimse çuvaldızı kendisine batırmaz.
15 Ekim 2010 Cuma
Yokuş Evleri
Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuktan - yani şehrin bir ucundan gelirken gelişen yoğun ve yıpratıcı trafik sıkışıklığından- sonra Taksim Meydanı'ndaydım. Haftada bir veya iki defa eve giderken geçtiğim Taksim'i ilk incelediğimden beri hep aynı şeyi hissederim aslında: ince bir hüzün.
Evlerin ruhu olduğuna inanıyorum, yaşanmışlıkları bu kadar barındıran başka ne var ki hayatımızda? Bu yüzden ne zaman Taksim'den Fatih'e inerken ki o yokuşta (- adını söylemekten daha çok hoşuma gidiyor böyle çocuksu tarifler-) sıralanmış eski, bazıları terkedilmiş, bazılarıysa bakımsızlıktan her an yıkılacakmış gibi duran iki-üç katlı binaları görsem aynı hüzün içime oturur. Kim bilir, bundan birkaç on yıl önce terkedilmiş evlerde kimler yaşadı, neler yaşandı? Tanımadığım insanların hayatlarını merak ettiğimden değil, taşındığımız evleri düşününce aklıma geliyor böyle sorular. Uzuun süre önce Taksim'deki o evlerde yaşayanlar, evlerinin şimdiki hallerini görseler neler hissederlerdi acaba? Acaba görüyorlar mıdır? Sahi ne hissetmişlerdir? Filmlerde gördüğümüz gibi odalarında mı gezmişlerdir ağır ağır, yoksa kafalarını çevirip geçmişler midir "el" gibi ? Dilerim bu hissi hiç yaşamam ve anlayamam bu eski evlerin sahiplerinin hissettiklerini... Şahsen ben yaşadığım hiçbir evin harabeye dönüşüşünü görmek istemem, ya hemen yeni birşey yapsınlar yerine çok eskidiğinde, ya da içinde başka insanların anıları olsun eski evlerimde.
Evet evlerinde ruhu var ve bazen insanlardan bile daha dokunaklı olabiliyor...
Evlerin ruhu olduğuna inanıyorum, yaşanmışlıkları bu kadar barındıran başka ne var ki hayatımızda? Bu yüzden ne zaman Taksim'den Fatih'e inerken ki o yokuşta (- adını söylemekten daha çok hoşuma gidiyor böyle çocuksu tarifler-) sıralanmış eski, bazıları terkedilmiş, bazılarıysa bakımsızlıktan her an yıkılacakmış gibi duran iki-üç katlı binaları görsem aynı hüzün içime oturur. Kim bilir, bundan birkaç on yıl önce terkedilmiş evlerde kimler yaşadı, neler yaşandı? Tanımadığım insanların hayatlarını merak ettiğimden değil, taşındığımız evleri düşününce aklıma geliyor böyle sorular. Uzuun süre önce Taksim'deki o evlerde yaşayanlar, evlerinin şimdiki hallerini görseler neler hissederlerdi acaba? Acaba görüyorlar mıdır? Sahi ne hissetmişlerdir? Filmlerde gördüğümüz gibi odalarında mı gezmişlerdir ağır ağır, yoksa kafalarını çevirip geçmişler midir "el" gibi ? Dilerim bu hissi hiç yaşamam ve anlayamam bu eski evlerin sahiplerinin hissettiklerini... Şahsen ben yaşadığım hiçbir evin harabeye dönüşüşünü görmek istemem, ya hemen yeni birşey yapsınlar yerine çok eskidiğinde, ya da içinde başka insanların anıları olsun eski evlerimde.
Evet evlerinde ruhu var ve bazen insanlardan bile daha dokunaklı olabiliyor...
9 Ekim 2010 Cumartesi
Hayatla Beslenmek...
Çocukluğumda da sabahın en erken saatlerinde uyanırdım. Özellikle anneannemlerin evinde, erken kalkmak şahaneydi. Yataktan kalkar kalkmaz balkona koşardım, anneannem ve dedem kalkmış olurlar, bana ve kardeşime anılarını anlatırlardı. Tabi bir de kocaman yemek odası masası vardı ki, onun altında kimse uyanmadan ve annemlere yakalanmadan dondurma -yaz mevsiminde dedem dondurmayı dolaptan eksik etmez- yemek tarifsiz bir eğlenceydi benim ve evin erken kalkan tüm çocukları için.
Çocukluktan gelen alışkanlıkla erken kalktığım için erken de yatıyorum, bünyem öyle bir alışmış ki stresim olmadığı zaman geç yatsam da uykumu alıyorum.
Okula başladığım yıl erken kalkmanın avantajını yaşadım. Aslında hala yaşıyorum, kaçta yatarsam yatayım, en geç 7.30 da kalkıyorum ve tertemiz havanın -evet sanayi bölgesinde bile- tadını ilk ben çıkarıyorum. Gün boyu yaşadığım iyi- kötü tüm olayları iyice kavrayarak yaşıyorum. Bu durumda güzel bir haber aldığımda ya da mutlu olduğum anlarda daha çok şükrediyorum. Beynim neredeyse her an uyanık, sadece sınav zamanlarında ve mutsuz olduğum zamanlarda,uykumu alsamda(!), uykusuz kalıyorum veya bütün gün yarı uykulu dolaşıyorum. Birtek bu dönemlerde hayatı en ince ayrıntısına kadar algılayamıyorum. Hemen her saniyeyi algılayamazsam farklılık yakalamayacağımı biliyorum, bir loop da kaybolup gitmek istemiyorum.
Gerçekten sahip olduğum hiçbirşeyi sahiplenmiyorum, olur da kaybedersem çok üzülmemek için ama zamanı sahipleniyorum.
Böylelikle hayat bana aynı öğünlerde farklılıklarla besliyor, bu da beni farklı açılardan büyütüyor. Verdikleri her zaman tatlı olmasa da, besliyor, sağlıklı kılıyor.
Çocukluktan gelen alışkanlıkla erken kalktığım için erken de yatıyorum, bünyem öyle bir alışmış ki stresim olmadığı zaman geç yatsam da uykumu alıyorum.
Okula başladığım yıl erken kalkmanın avantajını yaşadım. Aslında hala yaşıyorum, kaçta yatarsam yatayım, en geç 7.30 da kalkıyorum ve tertemiz havanın -evet sanayi bölgesinde bile- tadını ilk ben çıkarıyorum. Gün boyu yaşadığım iyi- kötü tüm olayları iyice kavrayarak yaşıyorum. Bu durumda güzel bir haber aldığımda ya da mutlu olduğum anlarda daha çok şükrediyorum. Beynim neredeyse her an uyanık, sadece sınav zamanlarında ve mutsuz olduğum zamanlarda,uykumu alsamda(!), uykusuz kalıyorum veya bütün gün yarı uykulu dolaşıyorum. Birtek bu dönemlerde hayatı en ince ayrıntısına kadar algılayamıyorum. Hemen her saniyeyi algılayamazsam farklılık yakalamayacağımı biliyorum, bir loop da kaybolup gitmek istemiyorum.
Gerçekten sahip olduğum hiçbirşeyi sahiplenmiyorum, olur da kaybedersem çok üzülmemek için ama zamanı sahipleniyorum.
Böylelikle hayat bana aynı öğünlerde farklılıklarla besliyor, bu da beni farklı açılardan büyütüyor. Verdikleri her zaman tatlı olmasa da, besliyor, sağlıklı kılıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)