31 Aralık 2010 Cuma

dıdıt dıdıt dıdıdıdıt dıdıdıdıt dıdıt dıdıt dıdıdıdıt dıdıdıdıt ice-creamm ice-creamm ice-creamm

Küçükken böyle şarkı söyleyen bir oyuncağım vardı,google görselde aratttım, bulamadım. Kendisi "Dondurmam Gaymak" filmindeki dondurmacı amcadan biraz daha farklı bir arabaya sahipti ve "ice-creamm" diye bağırırdı başını iki yana çevirip durarak. Bugün birden aklıma geldi durup durup aynı şeyi söylüyorum:"dıdıdıdıt dıdıdıdıt dıdıt dıdıt dıdıdıdıt dıdıdıdıt  ice-creamm ice-creamm ice-creamm". Çok neşeli bir oyuncaktı, güleç yüzlü dondurmacı adam her pedala bastığında plastik dondurmalar hareket ederdi. İşin ilginç yanı, parçası bile kalmayan sadece anılarda yaşayan oyuncağım  aklıma geldikçe beni hala neşelendirebiliyor. Sanırım Cedric haklı, çocukken hayat gerçekten güzel:)

****************************************************************************
Dün bizimkilerle erken bir yeniyıl kutlaması yaptık, Lal'im pasta yaptı, Deniz ve Metin de süs getirdiler, bir de mısır patlattık ve hediyelerimizi açtık. Çekiliş yapmıştık, Metin'e çıkmışım, çook tatlı  mickey mouse figürlü alarmlı saat almış bana, o kadar tatlı o kadar bana uygun bir hediye ki, ilk gördüğüm anda aşık oldum saatime.
Aslında tempo biraz düşüktü, Deniz'e kalırsa bizimkilerin huyu bu, bence biraz da yorgunluktan, sınav-ödev-proje döneminde hepimiz çok yoğunuz... Yine de bir şekilde elimizden geleni yaptık, sonlara doğru sıkılsam da güzel bir anı olarak kalacak aklımda:)
Lal'imin çektiği fotoğraf da burada olacak tabi:)

Keşke Metin'i o kadar kapatmasaydım... Uçak olmuşum, sanırım hala uçuyorum, dondurmacımın üzerinden geçiyorum ve böylelikle bir yılın değil bir on yılın üzerinden geçiyorum: artık oyuncak aramıyoruz, bizzat kendi oyunumuzu kuruyoruz, her yıl yeni bir levele atlıyoruz. Yeni levelde tüm oyunculara başarılar diliyorum, bu yıl içinizden geçen tüm dilekleri dilek perisi duysun :)

28 Aralık 2010 Salı

Görmek için inanmakmış

Aslolan,
İnanmak için görmek değil,
Görmek için inanmakmış..

Bayıldığım bir Demir Demirkan şarkısı "Rüzgar" ın bence en vurucu yeri... Tüm insanlığı yansıtan sayılı tespitlerden biri: görmek için inanmak.
Bazen gerçekleri görmek bile aksine inanmamıza engel olmaz, olamaz. Hani derler ya "aşkın gözü kördür" o aslında tüm hayatın gerçeği.
Dilek dileriz, bazen içimizden sonucunu kestiremediğimiz hedefler belirleriz. Hatta  isteklerimizi "hayırlısı olsunlar" la yıkarken, içimizden hayırlısı olup olmaması pek ilgilendiğimiz bir konu olmaz. Görmek için inandığımız birçok şeyi, o kadar çok isteriz ki, gördüğümüzde farkedemeyiz, görmediğimiz de içimiz acır. Yani herşekilde hayal kırıklığına uğrarız. Bazı yıkıntılar zaman aşımına uğrar, bazılarıysa zamanla aşınmaya neden olur.
O yüzden inanmak için görmek monoton, sıkıcı ve "yaşlı" bir duygu olsa da, can acıtmayan seçenektir karar ağacımızda. Risk averse olmak lazım hayatta, belki çoşkulu mutluluklar olmaz ama dibe vurmalar da yaşanmaz....

Eveet günlerini mutsuz olmaya adamış sevgili arkadaşlarım, risk averse olun hayatta, inanmak için görünüz olayları, kendinizi garantiye alınız.
Ben mi? Artık bir kaçık kedi olmasam da, görmek için inanmak için fizana gidesim olacak her daim...
Adı üstünde, hayatla beslenmek demek turşu suyu içerken milkshake düşleyebilmek demek....
Anladınız?
Anladınız, anladınız...

17 Aralık 2010 Cuma

Amaçlı bir merhaba:)

Uzun zamandır blog yazmayan ben, benden blog bekleyen, takip ettiğinden emin olduğum başta Ceyda ve Deniz olmak üzere diğerleri... Zaman sıkışıklığından değil, yazma yoğunluğunu elde edemediğim için bir süredir yazamıyorum. Hoffman'ın masallarını bilir misiniz? Sürekli aşkı arayıp her defasında hüsrana uğrayan genç şair, operanın sonunda asıl aşkı en başından beri yanında taşıdığı ilham perisiyle yaşadığını farkeder. Diğer kadınlar ise bu periye olan hisleri için basit aracılardır.

İlham perimle aramda bir problem yok, aşk yaşamıyoruz ama kankayız  (bknz.en sevdiğimden). Ama her ilişkinin biraz rahatlamaya ihtiyacı var. Çünkü;
-Değinilecek sosyal konular hiç bitmez
-Toplumsal çarpıklıkların sonu hiç gelmez
-Haksızlıklar son bulmaz
- Hayat devam ettikçe tıpkı üsttekiler gibi mutluluklar, hüzünlü-mutlu olaylar, paylaşılacak anılar duygular hiç bitmez.
Kankamın o yüzden tatile ihtiyacı var. Onsuz ama onla yani uzaktan yardımla yazabileceğim konular;
-Kalbim kırık değil,
-Aldatılmadım
-Kandırılmadım, söylenen yalanlar kişileriyle birlikte tarihe gömüldü
-Kimseye söyleyip isteyip de içimde tuttuğum birşey yok, olanların da artık söylenmeye ihtiyaçları yok.
O zaman? Hayat biraz aksın, kankamla birbirimize anlatacaklarımız biriksin, sonra  yazarım uzuun uzun.

Olur bence, sizce?

15 Aralık 2010 Çarşamba

trust is trust

I know the truth now
I know who you are
And also I know that nobody can/will able to hurt me, if I do not wish.
Just wanted to share. (May be you also need to notice the banality of people.)

4 Aralık 2010 Cumartesi

mor fil, tatlı kedi ve kırmızı yastıklı kutu

[Sevgilimin yazdığı yazıyı hiç değiştirmeden hatta yazım hatalarını bile düzeltmeden aynen koyuyorum. Teşekkürler sevgilim, bence de 32.ayımız kutlu olsun:)]

Yeni ayımıza girdiğimiz bu günlerde hayatın bütün uğraşlarına ve zorluklarına rağmen
yeni aya girmenin verdiği mutluluk bambaşka. Sanki yeni yıl başı olmuş bütün bir yıl geride kalmış gibi sıcacık ve serin, kocaman bembeyaz ve aynı zamanda rengarek, parlak ve yumuşak bir ay daha geliyor önümüze.
Hani ilk okul gösterilerinde olur ya eski yıl gider yorgun argın yeni bir bebek gelir, yeni yılı temsil ediyordur.
Bizimki bu durumdan farklı, o durumda giden yıl tozlu raflara kaldırılıyor bir daha geri getirilmemek üzere. Bizim yeni ayımızda ise giden ay kırmızı yastıklı şık bir kutuya dik olarak konuyor ve bir önceki ay üstüne konulmuyor ki daha önceki aylardan birini almak istediğimizde hemen ulaşabilelim ve tozlanmasın diye. Açıp açıp bakabilelim mutlu olalım diye.
O ay içerisinde Istemediğimiz olum bir olay olduğunda ise bu olumsuz olay itinayla defterden çıkartılır üstü temizlenir ( ki güzel kırmızı kutumuzda izi kalmasın) ve o güzel kırmızı kutunun altına konur ki, bizim güzel aylarımız tarafından ezilsin, yeni gelen aylarımız tarafındanda dahada kuvvetle ezilmeye devam etsin diye :)
Bu güzel kutuya mor fil ile tatlı kedi her gün bakım yaparlar, yeni yeni rengarenk ve bembeyaz sayfalar eklerler ve  onun sağlığı ve güzelliği için ellerinden geleninde fazlasını yaparlar

Nice mutlu aylara kırmızı yastıklı kutu, tatlı kedi ve mor fil =)

mor fil, tatlı kedi ve kırmızı yastıklı kutu

[Sevgilimin yazdığı yazıyı hiç değiştirmeden hatta yazım hatalarını bile düzeltmeden aynen koyuyorum. Teşekkürler sevgilim, bence de 32.ayımız kutlu olsun:)]

Yeni ayımıza girdiğimiz bu günlerde hayatın bütün uğraşlarına ve zorluklarına rağmen
yeni aya girmenin verdiği mutluluk bambaşka. Sanki yeni yıl başı olmuş bütün bir yıl geride kalmış gibi sıcacık ve serin, kocaman bembeyaz ve aynı zamanda rengarek, parlak ve yumuşak bir ay daha geliyor önümüze.
Hani ilk okul gösterilerinde olur ya eski yıl gider yorgun argın yeni bir bebek gelir, yeni yılı temsil ediyordur.
Bizimki bu durumdan farklı, o durumda giden yıl tozlu raflara kaldırılıyor bir daha geri getirilmemek üzere. Bizim yeni ayımızda ise giden ay kırmızı yastıklı şık bir kutuya dik olarak konuyor ve bir önceki ay üstüne konulmuyor ki daha önceki aylardan birini almak istediğimizde hemen ulaşabilelim ve tozlanmasın diye. Açıp açıp bakabilelim mutlu olalım diye.
O ay içerisinde Istemediğimiz olum bir olay olduğunda ise bu olumsuz olay itinayla defterden çıkartılır üstü temizlenir ( ki güzel kırmızı kutumuzda izi kalmasın) ve o güzel kırmızı kutunun altına konur ki, bizim güzel aylarımız tarafından ezilsin, yeni gelen aylarımız tarafındanda dahada kuvvetle ezilmeye devam etsin diye :)
Bu güzel kutuya mor fil ile tatlı kedi her gün bakım yaparlar, yeni yeni rengarenk ve bembeyaz sayfalar eklerler ve  onun sağlığı ve güzelliği için ellerinden geleninde fazlasını yaparlar

Nice mutlu aylara kırmızı yastıklı kutu, tatlı kedi ve mor fil =)

3 Aralık 2010 Cuma

Puan'ım yok artık (okuluma zaten 0 puanım.)

Puan'ı göndermişler kampüsten. Daha doğrusu uyutup, boş bir alana bırakmış sevgili güvenlik görevlilerimiz. Nedeni de basit(!): Kötü kokuyordu, fakültenin girişini kokutuyordu Puan.
Köpek deyince aklınıza iri, saldırgan,atik bir köpek gelmesin; Puan fakültenin girişindeki iki kapının arasında kalan yaşlı ve zararsız bir köpekti. Hiçbir öğrenciye karışmaz, yemek verirseniz yer yoksa kendi kendine takılırdı: sevdiğinizde de uysallığını korurdu.
Geçmiş tecrübelerimden dolayı Puan'dan önce hiçbir köpeğe bu kadar çok yaklaşmadım ben, yaşlılıktan dökülen tüylerinin arasında parmaklarımı gezdirmenin reflekslerimde yarattığı rahatlamayı bana başka hiçbir şey/kimse yaşatmadı sevgili okur.
Geçen senenin ikinci dönemi, kalbim dağınık, neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilmiyorum. Bir asistan 2 gün sonraki sınavım için konu tekrarı yapıyor, bir soru soruyorum espri yapıyor, tepkimi koyarak çıkıyorum L katındaki penceresiz, havasız sınıftan: o dönem L katına ve hiçbir asistana tahammülüm yok! Asansör de sinir etti, merdivenlerden çıktım tam 2. katta birden nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Saat akşamın 9 'u, Onur nerede hatırlamıyorum ama o an ulaşamıyorum O'na da. Kimse yok ve benim nefesim gittikçe daha fazla daralıyor. Sakin olmaya çalışarak oturdum pencerenin geniş kenarlıklarına. O anda yerinden ayrılarak yanıma geldi Puan. Elimde yemek yoksa peşimi bırakan yaşlı köpeğim başını elimin hizasına getirdi, sakinleşmeme yardım etti. Kendimi iyi hissedene kadar da ayrılmadı yanımdan.
Tesadüf mü? Asıl kokusunu bahane ederek şikayet edip duran insanlığın dünyaya gelmesi tesadüf olmalı. Hergün duş alma imkanı olan, popüler parfümlere sarınan bünyeleri, kimseye zarar vermeyen köpeğimin kokusunu kaldıramadı. Tıpkı benim onların "içlerinin kokmuşluğunu" kaldıramadığım gibi.
Okula gitmeyi istemiyorum, telefonumun arka planına bakmayı da. Köpeğim ölüme terkedildi. Birtakım insanımsı şikayet ettiği için. Kendi köpekleri gibi bakımlı olmadığı için.
Rahat olun tek kaygısı "estetik" olan beyinsiz topluluk. Artık her yer sizin "güzel" parfüm kokularınızla ve vicdansızlığınızla dolu olacak.
Köpeğim gitti.

Puan'ım yok artık (okuluma zaten 0 puanım.)

Puan'ı göndermişler kampüsten. Daha doğrusu uyutup, boş bir alana bırakmış sevgili güvenlik görevlilerimiz. Nedeni de basit(!): Kötü kokuyordu, fakültenin girişini kokutuyordu Puan.
Köpek deyince aklınıza iri, saldırgan,atik bir köpek gelmesin; Puan fakültenin girişindeki iki kapının arasında kalan yaşlı ve zararsız bir köpekti. Hiçbir öğrenciye karışmaz, yemek verirseniz yer yoksa kendi kendine takılırdı: sevdiğinizde de uysallığını korurdu.
Geçmiş tecrübelerimden dolayı Puan'dan önce hiçbir köpeğe bu kadar çok yaklaşmadım ben, yaşlılıktan dökülen tüylerinin arasında parmaklarımı gezdirmenin reflekslerimde yarattığı rahatlamayı bana başka hiçbir şey/kimse yaşatmadı sevgili okur.
Geçen senenin ikinci dönemi, kalbim dağınık, neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilmiyorum. Bir asistan 2 gün sonraki sınavım için konu tekrarı yapıyor, bir soru soruyorum espri yapıyor, tepkimi koyarak çıkıyorum L katındaki penceresiz, havasız sınıftan: o dönem L katına ve hiçbir asistana tahammülüm yok! Asansör de sinir etti, merdivenlerden çıktım tam 2. katta birden nefesim kesildi, başım dönmeye başladı. Saat akşamın 9 'u, Onur nerede hatırlamıyorum ama o an ulaşamıyorum O'na da. Kimse yok ve benim nefesim gittikçe daha fazla daralıyor. Sakin olmaya çalışarak oturdum pencerenin geniş kenarlıklarına. O anda yerinden ayrılarak yanıma geldi Puan. Elimde yemek yoksa peşimi bırakan yaşlı köpeğim başını elimin hizasına getirdi, sakinleşmeme yardım etti. Kendimi iyi hissedene kadar da ayrılmadı yanımdan.
Tesadüf mü? Asıl kokusunu bahane ederek şikayet edip duran insanlığın dünyaya gelmesi tesadüf olmalı. Hergün duş alma imkanı olan, popüler parfümlere sarınan bünyeleri, kimseye zarar vermeyen köpeğimin kokusunu kaldıramadı. Tıpkı benim onların "içlerinin kokmuşluğunu" kaldıramadığım gibi.
Okula gitmeyi istemiyorum, telefonumun arka planına bakmayı da. Köpeğim ölüme terkedildi. Birtakım insanımsı şikayet ettiği için. Kendi köpekleri gibi bakımlı olmadığı için.
Rahat olun tek kaygısı "estetik" olan beyinsiz topluluk. Artık her yer sizin "güzel" parfüm kokularınızla ve vicdansızlığınızla dolu olacak.
Köpeğim gitti.

Yaşlılık sendromu

An itibariyle şoktayım, her dakika yeni bir yaşa girmeye alışmış bünyem gerçeği kabullenemiyor: 1 aydan daha kısa bir süre sonra ay hesabıyla 21.5, yıl hesabıyla 22 yaşına giriyorum. "İyi de bu kadar hızlı büyümek için daha küçük değil miyim?" diye  kendime sorduğum soruyu yine kendim cevapladım:"Soru zaten saçma ama değilim."
Gerçekten büyüdüğüme dair kanıtlar;
1-) Ortaokul anılarımı "daha dün gibi" hatırlıyorum.
2-) Britney Spears'ı  "Baby One More Time" söylediği zamanlardaki haliyle hatırlıyorum.
3-) Yalan Rüzgarı ve Vahşi Güzel 'in aynı kategoride olduğunu kabul ediyorum (heyecanla beklediğim son tv dizisi olmuştur.).
4-) 5 yaş büyükler abi/abla değil, 10 yaş büyükler de lise/üniversitede okumuyorlar. Hatta evli-mutlu-çocuklu mottosunun takipçisi çoğu.
5-) Arkadaşlarımla annelerimizin topuklu ayakkabılarını giyme/makyaj malzemelerini deneme planlarından, Lal'imin gelinlik deneme hayallerine geçtik (İki Ceren de mavi ekran verince vazgeçti sanırım. Geçtin di mi Lal'im?).
6-) "Tatlı çocuk" değil "hoş çocuk". "Ayy ne yakışıklı" değil "karaktere bakar mısın (karaktere?!)"
7-) "Örtmeniiim Cem yine kalemimi vermiyooo", "Hocam kravatı biraz gevşetsek?" yok  artık; "Hocam, önceki slayta bir daha dönebilir miyiz?" var.
Aslında liste uzun... upuzun.... ama
***-) En kötüsü de, dikkat edin en kötüsü de bu yıl doğanlar bizim yaşımıza geldiklerinde dönemim gençliğine teyze diyecek.
Oooof of, geçiyor çıtırlık (bknz. hiç olabildik mi ki? sevgili okulum izin verdi mi kii?) geliyor çoturluk.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Yenilik farkındalık getirirmiş

"Yeniliğe ihtiyacım var" dedim, çatal bıçağımla ilgilenerek, kafamı kaldırdığımda yüzündeki endişeli ifadeyi okudum, biraz da kırgın. Kırgınlığı "Yıldız" şiirimden kaynaklanıyor, ayrılık temalı şiirlerimden, geleceği flulaştıran cümlelerimden, "beni sakın garanti olarak görme, bugün var olmam yarın da olmam anlamına gelmiyor." konulu söylemlerimden sonraki yüz ifadesinin aynısını taşıyor ama bir yandan da merak var: "Hmm, nasıl birşeye?"
Aslında biliyor, uzun zamandır hep aynı tanımı yapıyorum "İlk kez deneyeceğim, tekrarladıkça daha çok keyif alacağım, kendimi iyi hissedeceğim birşey.". Kendimle tekrara düşmemek için başka bir yanıt veriyorum: "Kendimi işe yarar hissettirecek, başarı getirecek, düzenli bir aktivite".İyice ciddileşiyor, bana yardımcı olmaya çalışıyor, belli ama hayatında gördüğü hem en tanıdık hem değişik insana ne önerebileceği konusunda kararsız. Bir yandan da mutsuz olmamı istemiyor, O beni mutsuz görmeye dayanamayan ailemden sonra 2-3 insandan biri, "seni değiştirmeyi düşünmüyorum" diye gülmeye başlıyorum, neşemi görünce ifadesi yumuşuyor, hala kırgın ama kesinlikle daha rahat. Tahmin ettiğim gibi rahatladıkça geliyor öneriler:"Neden yapacaklarını not almıyorsun, hem boş vakitlerin verimli harcanır hem hayatın düzene girer, e bu da başarıyı geitirir. Kariyerinle ilgili de uzmanlara danışırsın, ki bence executive lik sana çok yakışacaktır." Tam istediğimi karşılıyor gibi durmuyor ama yine de denemekten zarar gelmez diye düşünüyorum. Sevgilim patron olmayı bana çok yakıştırıyor, yakın zamanda yazdığı rapor zamanında executive 'in niteliklerini ben de görmüş (mikroskopik deneylerle*). Ne yapmak istediğim konusunda ne zaman birşeyler söylesem,hep aynı cevabı alıyorum: "Executive olmalısın, eğitimin de buna çok müsait." Emba/mba ye kabul edilip, hayalimdeki şirketlerden biri de isterse neden olmasın? Evet, uzun bir süreç. Tabi ben Krema Kafe'den vazgeçersem. Gerçi Krema benim emeklilğimden sonraki hayalim, yani engel değil :)

(Krema Kafe benim hayalim, Taksim Meydanı'na en yakın yerde açmak istediğim, üç katlı mekanımın adı. İlk katı, giriş katı olacak ve kahverengi tonları hakim olacak, kışın sıcacık kahve ve türevleri kokacak, yazınsa çikolatalı-çilekli pasta kokuları her yanı saracak. İkinci katı conseptli iki küçük film izleme salonu bulunduracak (Bu fikir Deniz'e aittir, kendisi harika bir girişim ruhuna sahiptir, hayalimi şekillendirdi:)), bir de kutlama odası. Burası pembe olacak, açıklı koyulu bebek pembeleri, kesinlikle cırtlak tonlar olmayacak. Kutlamalar, teklifler hep bu katta olacak, mesela evlilik teklifi mi yapılacak, film odalarının birinde ister çiftlerin kendi videosu olacak, ister seçtikleri bir film, oda da ona göre hazırlanacak, dekor aslında kızımıza/oğlumuza bir tahminde bulunduracak. Son kat ise, business katı olacak, önemli toplantılara evsahipliği yapacak, manzarası ve ikramlarıyla şirketlerin yabancı misafirlerini  kafem de ağırlamak için tereddütleri olmayacak.
Bunların hepsini 40 lı yaşlarımda yapmak istiyorum, nasolsa minyon tipliyim o zaman da 30-35 arası göstereceğimden ve hissedeceğimden, genç ve enerjik bir kafe sahibesi olacağımdan eminim :))

Bu konuşmadan sonra not almalar başladı, not aldıkça farkettiğim şeyler inanılmazdı. Not aldıkça, bir önceki zamanın notlarını okudum, hızımı alamadım, günlüklerimi yazılarımı okudum, çizdiklerimi ele aldım... Sonra..Sonra mı? Şapkalarınızı, şemsiyelerinizi koruyun sevgili okur, çünkü değişim rüzgarım başladı!

24 Kasım 2010 Çarşamba

Salıncak

   Hemen herkesin çocukken binmekten acayip keyif aldığı basit eğlence makinesidir salıncak. Üstelik büyüdükçe de imkan olduğu sürece vazgeçilmez. Büyüdükçe daha yavaş sallanırsın o kadar. Çünkü bilirsin ki "bir ileri bir geri hareketi" hareket seni bir yere götürmez, daha çok dinlenme ya da  arkadaşlarla -yalnızca yakın arkadaşlarla- sohbet için seçilebilen alelade yer olarak kalır. Oysa çocukkken bambaşka değil midir salıncakta sallanmak?
   Bir kere herşeyden önce yarış aracıdır, basit bir salıncak. Ya yanındaki salıncaktakiyle yarışırsın, ya da salladığını cesaret sınavından geçirirsin. Eğlenirken, hırpalanır ve hırpalarsın aslında. Çok hızlı sallandığında da miden bulanır, başın döner. Yani az önce büyük bir haz duyduğun salıncak, indiğin anda çıkarır acısını. Bu yüzden aileler genelde çocuklarının yanlarında salıncağa binmesini ister ve bu yüzden onlar için en ideal salıncak yaşı "bebek" lik dönemidir.
   İlk salıncağa bindiğiniz zamanı hatırlıyor musunuz? 90'larda çocuk olmanın avantajı mıdır bilmem, ben sarı oturaklı bir salıncak hatırlıyorum, bir de önünde küçük bir koruması vardı, yavaş yavaş sallanıyordum. Daha sonra hiç yavaş sallanmadım zaten, özellikle gece bindiğimde salıncaklara, sanki ne kadar hızlı sallanırsam o kadar kolay ulaşacakmışım gibi geliyordu yıldızlara. Ulaşamadığım ve ulaşamayacağımı anladığım her "salıncak sefası" ndan sonra biraz daha yavaşladım. Sonuç: okulda sıcak bahar gecelerinde (bknz. yaz başı) kafelere tıkılmamak için gidilen park, hafifçe sallanılan bir de salıncak.

  Dün isterdim sallanmayı ama hem hava soğuk hem de hala biraz kırıklığım var. Hem daha basit derse oturmamak için odada sallanmak!

Salıncak

   Hemen herkesin çocukken binmekten acayip keyif aldığı basit eğlence makinesidir salıncak. Üstelik büyüdükçe de imkan olduğu sürece vazgeçilmez. Büyüdükçe daha yavaş sallanırsın o kadar. Çünkü bilirsin ki "bir ileri bir geri hareketi" hareket seni bir yere götürmez, daha çok dinlenme ya da  arkadaşlarla -yalnızca yakın arkadaşlarla- sohbet için seçilebilen alelade yer olarak kalır. Oysa çocukkken bambaşka değil midir salıncakta sallanmak?
   Bir kere herşeyden önce yarış aracıdır, basit bir salıncak. Ya yanındaki salıncaktakiyle yarışırsın, ya da salladığını cesaret sınavından geçirirsin. Eğlenirken, hırpalanır ve hırpalarsın aslında. Çok hızlı sallandığında da miden bulanır, başın döner. Yani az önce büyük bir haz duyduğun salıncak, indiğin anda çıkarır acısını. Bu yüzden aileler genelde çocuklarının yanlarında salıncağa binmesini ister ve bu yüzden onlar için en ideal salıncak yaşı "bebek" lik dönemidir.
   İlk salıncağa bindiğiniz zamanı hatırlıyor musunuz? 90'larda çocuk olmanın avantajı mıdır bilmem, ben sarı oturaklı bir salıncak hatırlıyorum, bir de önünde küçük bir koruması vardı, yavaş yavaş sallanıyordum. Daha sonra hiç yavaş sallanmadım zaten, özellikle gece bindiğimde salıncaklara, sanki ne kadar hızlı sallanırsam o kadar kolay ulaşacakmışım gibi geliyordu yıldızlara. Ulaşamadığım ve ulaşamayacağımı anladığım her "salıncak sefası" ndan sonra biraz daha yavaşladım. Sonuç: okulda sıcak bahar gecelerinde (bknz. yaz başı) kafelere tıkılmamak için gidilen park, hafifçe sallanılan bir de salıncak.
  Dün isterdim sallanmayı ama hem hava soğuk hem de hala biraz kırıklığım var. Hem daha basit derse oturmamak için odada sallanmak!

Not: Salıncağın salınma hareketi ne kadar güzeldir değil mi sevgili okur, her ne kadar bir süre ileride yaklaşık eşit diğer bir sürede geride de olsan, indiğinde bulunduğun yer değişmez. Bu bazen nasıl da tercih edilen bir durum olur. Ama hayat salıncakta sallamayı değil, kumar masasında sallamayı daha çok sever ki insanoğlu her "evet " in bir "hayır" ı getirdiğini bile bile yaşasın diye.

Dokunmayı denemek:)

Merhaba,
Ani bir şekilde taşınma kararı aldım :) Eski yazılarımı buraya teker teker taşımak vakit alacak, bu yüzden link veriyorum :
http://ceren-can.blogspot.com/ 

Hayırlı olsun:)

23 Kasım 2010 Salı

Taking breath easily

For a couple of days I feel sad without any reason, maybe because of the flu, I expected so much things from people who have really limited capacity in the term of perception. I think depression is more than something like that. Thanks to God,  eventhough sometimes I may be really depressed, depression is still too hard and heavy term to use while mentioning from me. Well, why do all people have limited capacity in their social and bussiness relations? Many ancient philosopher and medieval scientist thought that this type of limitations are coming from human nature. For example, when natural law view are supported  by philosophers, Hart claims in his theory called "minimum content" humans have some physcal and phsycological tendencies due to their nature such as:
- vulnerability
- average equality
-limited altruism (taking care of another people, except closer ones)
-limited resources
-etc.
This theory published many time before. Since this time to the present, lots of things are changed: technology developed, more social rights gained, gender discrimination decreased, medications became more powerful proportional to the diseases. What did not change? Limitations of people, despite of people's own inventions. So, are the limitations coming from inside of us? Then how about miracles or success? Minority may not like the excuses.
So, it is good to be out of chain, clearly I have more peace and happiness after accepting the nature of people theoritically.

Yıldız

Kuzey yıldızım, pusulam
Gemiler kalkarken ağır ağır limanımdan
Bir tek senin kıyıya vurmuş olman acıtır canımı
Senin için köpürürken kıyılarım
Derinlerim yeniden tenimde yansımanı bekler umutsuzca
Ne güzeldin gökyüzünde oysaki
Sonra kaydın, ağır ağır sularımda yüzdün
Her dokunduğunda yandı canım
Sonra yavaş yavaş soğudun, büzüldün
Bıraktın kendini, vurdun kıyıya
Kuzey yıldızım
Sen yokken ben ıssızım
Yönümü bile bilmiyorum,
Sularım karanlık, yıldızsızım

22 Kasım 2010 Pazartesi

..........

Boğazımdaki düğüm sabahtan bu yana iyice artmış bulunmakta, artık konuşmaya çalışmadan önce derin bir nefes almak zorundayım. Hasta olmayı sevmiyorum, çünkü hasta olunca ekstra ilgi istiyorum. Normalde sevmeyi sevilmeye elli kere tercih eden ben, sevdiklerimin ilgisini istiyorum,"nasıl oldun" bekliyorum en basidi. Naz yapmak istiyorum, belki biraz sarmalanmak, "geçicek" densin, sesimle dalga geçilsin, ateşime bakılsın, "iyi misin?" diye sorulsun en içten haliyle. Her defasında çok şey beklediğimin farkına varmam vurucu oluyor.
Sesim hiç olmadığı kadar yok. Zaten çıkarasım da pek yok. İyileşince unutacağımı biliyorum, belki de unutmamak için yazıyorum. Bugün belki bin kişiye denk geldim, Onur dışında kuru bir "geçmiş olsun" diyen bile o kadar az ki. Evet, abartıyorum, ilk kez gösterdiğim ilginin aynısını istiyorum. 5 kişiye değil 15 kişiye gösterdiğim özeni. Evet sevgili arkadaşlarım, şımarıklık ediyorum, bu kadar çok sınavınız varken, deli gibi meşgulken, yanağıma dokunup "bişeyin yok şımarık" diye tatlı tatlı azarlamanızı istiyorum. Belki o zaman tekrar sesim gelir (di). İlk kez talep ediyorum, son kez bir de. İçten gelmeyene tahammülüm yok, e zaten sizin de bahaneniz çok.
Boğazımda bir düğüm var, annem evden ıslak saçlarla çıktığım için olduğunu söylüyor.
Boğazımda bir düğüm var, konuşturmuyor,
Boğazımda bir düğüm var, çocuk yanımı ortaya çıkarıyor,
Boğazımda bir düğüm var, yağmur bulutu gibi.

21 Kasım 2010 Pazar

Biten bayram tatili...

...nin ardından bakakaldım boğazımdaki düğümle. Gerçek bir düğüm var, sesim kısıldı soğuktan. Eveet, bir tatilin daha sonuna gelmenin tüm eziyetiyle yine derslerimin başındayım. Tatilden sonraki ilk haftada olabilecek maximum sıkışıklığa ulaşmışken, bir de hasta olmak şansıma lanet ettireceği için, şimdilik kendisini görmemezlikten geliyorum (belki gider).
Aslında yumurta kapıya dayanmadan çalışmak pek adetim değildir ama bu sefer bir amacım var: salı akşamını boş bırakmak! Çünküüü Can Gürzap, yeni oyunuyla salı akşamı okulda olacak! Evet sevgili okur, kıskanmana izin var. Bir O, bir Metin Serezli benim için olgun erkek oyuncular top list 'inde dönüşümlü olarak ilk sıradalar!Gripin konserini kaçırdıktan sonra, benim için güzel bir teselli olacak: tabii sevgilim bilet almayı unutmazsa. Sınavlarım+ödevlerim+proje report deadline'nının aynı haftaya gelmesi büyük talihsizlik, başımı kaşıyacak vaktimin olmayacak olması sürpriz değil, biletix gişesinin yalnızca belirli saatlerde açık olması da cabası.
Lütfen hala bilet olsun ve Onur almayı unutmasın...
Bir de bu haftaki sınavlarımın  sonuçları  en azından ortalamanın üstünde notlara denk gelsin:)
Bir de artık yalnız yazmayayım, okuyayım da (bence mesaj gereken yere ulaştı:)).
Bknz. Blog'un dilek ağacına çevrilmesi. Ya da ceren'in kendini otomata çevirmesi. Bozguna bakar mısın?
Anahtar kelime: kuzey yıldızı.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Tabuuu

"Yarın da ekşi hakkında yazacaksın"deseler, heralde "Yok artık, bir önceki yerine alışsın" der, gevrek gevrek gülerdim. Bunu yapamadığım için, içimde ukte kalmasın diye  ekşi'den sadece yola çıkarak bir mesele hakkında düşüncelerimi yazmak istiyorum.
Ekşi bir ara resmen favorimdi, hatta yazar olmak için sıradayım, ama artık istemediğime karar verdim. Çünkü o da tıpkı diğer sanal dünya öğeleri gibi, insanların başka kimliklerde tabularını yıkma çabasının gösterildiği bir mantar pano görevi görüyor. En azından günlük girmenin çok da işe yaradığı bir site olduğu söylennemez. Ama yine de yazar, sanatçı, sanat eseri veya belirli kavramlar için diğer kaynaklardan çok daha güvenilir olduğunu düşünmekteyim, çünkü birçok suser aynı konu üzerinde yazınca, ortak noktalardan genel bir fikir ediniliyor.
Yine böyle bir durumda, sınavımda çıkacağından emin olduğum bir kavramın nasıl yorumlandığına bakmak için, açtım eski favorim Ekşi'mi. Tanımlardan her zamanki gibi mutlu olmuşken, e bir de sabah 5'den bu yana dersimle ilgilenmişken, kendimi ödüllendirmek adına biraz dolaşayım sözlükte dedim. Sonuç: tabularını aşamayan toplumların bireyleri deşifre olmayacaklarını bildikleri her ortamda toplumsal tabular hakkında atıp tutarlar, üstelik kendi düşüncelerini mutlak doğru gibi algılayarak.
 Bana bunları düşündüren başlığı paylaşmayacağım, hem o zaman başlığa negatif de olsa bir değer vermiş olurum,  hem de ilk günden beri birçok başlık hemen hemen benim için aynı sonuca çıkıyor. Sadece bu aralar sayıları arttı. Neyse, tabularımız arasında neler var bir bakalııım:
1-) Din: hemen hergün iyi veya kötü yorumlar var üzerine. Bir dine  inanmayanın inanana kendi çapında mantıksal açıklamalarda bulunup inananın inancını çürütme girişimleri, inananın yine kendi çapında inanmayanları iğnelemesi -ki buna pek şahit olmadım- beni gerçekten düşündürüyor. Sonuçta inanç da sevgi gibi- ya da daha çekici bir kelimeyle- aşk gibi nedensiz değil midir? Hatta bir dine inanmamak da bir inanç değil midir? E o zaman ne diye millet birbirinin inancına bu kadar tahammülsüz ki? Her koyun kendi bacağından asılmaz mı? Ya da her kul kendi ateş derecesini kendi belirlemez mi? So what? Özetle dinin veya dinsizliğin neden bu kadar çok  bireysel yorumlandığını anlamış değilim, tıpkı bekaretin en çok erkekler tarafından tartışılması gibi saçma geliyor bana.
2-) Irk: Birtakım değişimler ve dönüşümler yaşadığımız bugünlerde, asırlardır beraber yaşayan azınlıklarla-çoğunluğa neler olduğunu algılamak benim için oldukça güç. Değişim bir şekilde oluyor, iyi veya kötü. Bu durumda daha çok birbirimize kenetlenmemiz gerekmiyor mu? Değişimlere ayak uydurabilmek veya onları hasarsız atlatabilmek için bir arada sert,tok bir kılıf mı oluşturmak gerekli, yoksa el örgüsü şallar gibi boşluklu dağılmış bir motif, sızmaları engellemeye yeter mi? Hoşgörü ve saygıya en ihtiyacımız olduğu günlerde birbirimizi dinlemezsek gerçekten bir "common good " bulunabilir mi?
3-) Aşk; sevgi, sevgili, eski sevgili, yeni sevgili gibi sürekli aynı şeyleri sol frame de görmeye alıştım zaten. Bu kavramları tabu yapan öğeyi tahmin etmek zor değil değil mi? Şimdi sevgili arkadaşlarım, en azından hepimizin lise öğrenimi gördüğünü varsayarak-ki ortaöğrenim de yeter- insanoğlunun doğasını az buçuk biliyoruz.
İnsan  kısaca gelişmiş sosyal hayvandır(t.p: Yani aslında birine hayvan demek o kadar da hakaret değil...). Tıpkı diğer hayvanlar gibi ilkel atalarımızdan bize yadigar kalan şey üreme dürtüsüdür. Bunda yanlış birşey yok. Her hayvanın eşini bulmak için başvurduğu yollar mevcut ve diğer hayvanlardan farklı olarak gerek sosyal gerek kültürel birikimi bulunan biz insanlar, hormonlarımızdan dolayı etkilendiğimiz, karşı cinsi etkilemek için gelişmişliğimizi kullanıp bu dürtümüze basit kavramlar yerine, karşı cinsi daha çok etkileyecek derin kavramların adını veriyoruz. Mesela "heves" yerine "sevgi" diyoruz, sonra aşk geçici dostluk kalıcı diyoruz, birçok pembe dizi izleyip sonra "aynısından" istiyoruz (isterken ışıkçısını, kameramanını v.b hesaba katmıyoruz tabi). Tabular o kadar etkin ki, sapla samanı birbirine karıştırıp, ikili insan ilişkilerindeki doğrularımızı evrensel doğrular haline getirmeye çalışıyoruz. Adı üzerinde "ikili" yani yalnız iki kişiyi ilgilendiren konularda herkesin kendimiz gibi düşünmesini istiyoruz çünkü ya tabumuzun yıkılmasını istemiyoruz, ya da yıktığımız tabunun altında tek başımıza ezilmek istemiyoruz. "Biz" dilini kullanmamın tek sebebi yazımı daha rahat olduğu içindir, yoksa genelleme yapmıyorum, dahası kendimi gözlemlediğim bu gruba dahil etmiyorum. Çok şanslıyım ben bu konuda, kendi felsefemden ödün vermeden, sevginin ve hevesin arasındaki farkı gördüm, hatta karışık halini de gördüm, karışık halinin beni korumak için ya da kendini benden korumak için nasıl uzaklaştığını da gördüm. İlkel içgüdülerimizi sınırlayabilmemizin mümkün olduğunu,ama konu sevgiyse engel tanımayacağını, gurur olmayacağını, hatta birini gerçekten çok seviyorsan nedene bile gerek olmadığını öğrendim.  Aşk? aşk çok farklı, dünyevi değil benim için. Çünkü yolculuğa aşık olmak için değil, aşka ulaşmak için çıkılması gerektiğinin ayrımına vardım.
Gerisi?
Gerisi Ekşi zırvası!

19 Kasım 2010 Cuma

Sosyal(!) paylaşım ağı

Evet sevgili okur, sadece birkaç gün ayrı kalmama rağmen blogumu özledim. Aslında ders çalışırım diye pc'mi yanıma almıştım ama hemen yayınlamadıkça tadı olmuyor, zaten ders de çalışmadım (bknz. acı var mı acı?).      
     Eve gelince ilk işim maillerime bakmak oldu; daha önceki sınavlarımın sonuçları açıklanmış iyi değiller ama kurtarılamayacak gibi de durmuyorlar(Triple parantez: Evet, istatistik henüz açıklanmadı.). Sonuç mailleri dışında okulumun hala alışamadığım yeni grafiğiyle duyuru mailleri gelmiş, tahmin etmesi zor değil, heyecan verici bir gelişme yok. Bu yüzden bir de "sosyal ağıma"  bir bakayım dedim,tabi herzaman ki gibi ilgilenebileceğim birşeye denk gelmedim.
        Meşhur "sosyal ağ "da yeni trend "arkadaşlarla anket"  gibi birşey, çok hoşlanmadım, zaten bu tür sosyal ağlar hiçbir zaman benim için pek de eğlenceli olmamıştır. Hatta sosyal ağın insanı asosyal yaptığına dair kuvvetli bir inancım var. İlkokul arkadaşlarım da var, bir kere selam verdiğim ve selamdan on dakika sonra sanal arkadaş (!) olduğum kişiler de. Bu durum herkes için geçerli.Mesela, biri bir ileti yazyor, altına yorum yazanların, "like" edenlerin sayısı olsun olsun 10 u bulsun.Aynı kişinin arkadaş sayısı 300. Anlamsız değil mi? Biz çocukken parka gittiğimizde, annelerimiz yapardı: "bak arkadaş, cici cici oynayın...", ki bunun anlamı:" oynarken karşındakini incitme" idi. Sanal dünyadaki birçok arkadaşımla bu kadar bile hukukum yok! Ne zaman birine bu konuda şikayet de bulunsam, tepki açık ve net:"Kapat o zaman hesabını.". Onu da denedim. Hatta eksikliğini de hissetmiyordum. Ama, bazen çok hoşuma giden videolar oluyor, bu durumda arkadaşlarımın hesaplarıyla girmekten hoşlanmıyorum (bknz. privacy obsession). Bir de yakın arkadaşlarım artık fotoğraflarını bastırmıyorlar, bu durumda görmek istediğim fotoğraflara ancak sosyal ağdan ulaşabiliyorum. Benim için fotoğraf albümünden öteye gidemeyen  bir ağın tanıdıklarımın hayatında nasıl bir sahte canlılık katıyor şaşıyorum. Bütün gün sanal ortamda kanka takılıp, yolda görünce birbirlerine selam vermekte tereddüt eden kişileri gördükçe, sahip olduğum bir Onur avucu insanla hergün süren kanlı canlı iletişimim için mutlu oluyorum (t.p: ne yapayım benim ellerim çok küçük, sevgilimin elleri bu ölçü için daha ideal).
     Özetle, internetin getirdiği garip sosyal iletişim ağlarını sevmiyorum, dahası işlevsel bulmuyorum.Bu tür sanal "ortam"lar, normalde de çok sağlıklı iletişim kuramayan biz insanlara, sanal karakterler, sahte ilgi alanları, sahte yorumlar, sahte  arkadaşlıklar yani kısaca  sahte pencereler sunarak, insanlığı boyutları farklı şekli aynı ekranlara hapsediyor. Buna da "sosyallik" deniyor.
Ekşi'yi de artık sevmiyorum ama onu başka yazımda ele alacağım. Yani, beni internete şu anda bağlı tutan iki şey var:
1-) Sevgili blogum:)
2-) Sınav öncesi  slaytlar :(

Sosyal ağlara takılıp nefes alamayacağıma, dersime çalışıp bunalırım daha iyi :) (bknz. iyi kavramı her zaman iyi anlamına gelmeyebilir. Hü?)

18 Kasım 2010 Perşembe

Yol

Uzun ve gerçekten yorucu bir yolculuk geçirirken kendimi oyalamak için yol üzerine tesbitler yapmaya koyuldum. Uzuun süredir aklımı meşgul eder aslında "yol" meselesi. Yaşam felsefeniz belirli bir inançla paralellik taşıyorsa benzetmelerle ilgilenmeniz kaçınılmaz oluyor zaten.İşte benim 12 saat*(gidiş+dönüş) de yol/yolcu üzerine çıkardıklarım:
*** Bir yol ne kadar tanıdıksa o kadar sıkıcı ama yine de küçük detayları hatırlayabilmek sevindirici.
***Bir yolun uzunluğu ne kadar hız yapıldığına ve hangi yolun kullanıldığına bağlı olarak değişir (x=v*t den biraz daha farklı düşünülmeli, belki daha derin)
*** Olağanüstü bir durum gerçekleşmediği durumda her yol bir süre sonra sıkıcılaşmaya başlar, bir sorun çıkana kadar. Sorun çıktıktan rutin ama sorunsuz geçirilen "yoldaki vakit" mumla aranır. Sorun halledildikten sonra yol yine eski sıkıcı haline döner, sorunu halletmenin getirdiği rahatlığın ferahlığı çok uzun sürmez.
*** Eğer yol uzun süre bozuk gittiyse;
    ** Düzeldiği zaman derin bir mutluluk duyup, bir an önce yetişmeye çalışırsın. Ya da;
    **Nasılsa tekrar bozulacağı düşüncesiyle, ne zaman bozulacak diye beklersin.
Her iki durumda sadece ilerledikçe netlik kazanır.
***Ne zaman mola versen, benzer yolları benzer şartlarda teptiğin insanlarla yan yana yemek yersin, yüzünü yıkarsın, sigara içersin ama iletişim kurmaya gerek duymazsın. Halbuki, yol hakkında biraz konuşmak bile birbirinizin bilmediği detayları (kilit detayları) paylaşırsanız, yolun daha hızlı, belki de yavaş, geçmesi için ipuçları yakalayabilirsiniz. (Bunu anlamak çaba gerektirecek:))
*** Yalnız yolcular çevrelerindekilerle iletişim kurmayı sevmezler, tek başına yolculuğu sevmeyenler ise yalnız yolcuları rahat bırakmayı. Bu durumda, yalnız yolcu;
*** Ya yanındakini tersler susturur;
***Ya yerini değiştirir ki yeni kurban "yeni" gelendir.
***Ya da hiç dinlemeden ama tepki de vermeden sessizce inmeyi bekler.
Yalnız değildim bu maddeyi  yalnız yolculuk eden arkadaşlarımın yol anılarından çıkardım.
***Her yolculuğun mutlak bir sonu var, sonu nereye çıkarsa çıksın.
*** Bir de ister istemez her gidişin bir dönüşü oluyor, ister gidiş tercihin olsun, ister dönüş.
***Baştan sona saçma gibi görünen bu maddeler sana neyi hatırlattı? bu da 43. soru.

11 Kasım 2010 Perşembe

Just keep the banality of evil

"Just keep the order" is the original way for its philosophy which I'll not remind you.  In daily life, don't we just keep the order? Yes, we do. We accept "little unimportant" negative bad details of the cycle in which we live and we focus on more "serious" business like dating, working/studying hard, fedding ourselves with a baby care.
How about problematic relationships? Well, I know issue of  "problematic relationships" generally refers to relations with friends and significant others, but think about another people faced in undesirable situtions.
For example, you are a seller and as usual you have to sell your good by walking and knocking doors . Or you are a student and your assistant is an asshole, so you have to shut up whatever he/she does because your homeworks needs to be graded. Or you are  the manager of an important department and you have to take signature from some guys who are not that polite to make an impressive investment. What are seven differences between positions I offered ? If you want, you can find  even seven hundreds differences between them, but the point is what is the similarity of them?
Generally, we give up many things which set us free. We let somebody to gain dominance on us, because some conditions reqiured to be mute, deaf or blind or all of them. We do not even really care about them, because unfortunately , suppressive and offensive actions of people who are at a superior position can be accepted as just "usual" , it is chain of way of live. Then where is the individuality or human rights or case of "equality"? Is everybody just equal? Think about Universal Human Rights Agreement: Humans are equal regardless of religion, language, race and gender and sex. It is easy to notice that even if  fundamental differences are negligible in terms of human rights, then why do we have to be silent in an hard conditions created by a superior? It is really chain issue or exactly majority offering?
I left the answers in a blank, because answers are also open to discuss. All I know, even though we have some rights and we are aware of them clearly, usually because of majority chain bullshit, we accept insulting actions as a way of life. It is really genius(!) business.
When I  told that I want to do something against somebody who insults to others to my friend, he said "focus on your own things" by explaining this is a chain and little bad details are ignorable. It is like killing a mosquito or insect because they are unimportant and ugly but not killing a kitten because it is soo cute. Both of them animal basicly, so what? Killing a insect is done by majority without thinking that it is also animal and it has a right to live.So; When we kill an insect we are not that upset, because we just keep the order.Such details are something strange and they don't have one explanation.
Then, what  if Mustafa Kemal and his brave friends just kept the order?  If they were not "unusual individuals",  minority would not be majority. Probably I would be Karen or Rosanne instead of  being Ceren. I know, there is no hero by acting with only little spark and create a miracle like them anymore.
Well people, just shut up and when you get the same position, do the same thing to the others.
Just keep the banality of evil.

7 Kasım 2010 Pazar

Düzeltme:)

İngilizce yazdığım yazıları sevmeyen arkadaşlarımdan aldığım son eleştiri düzeltme yapmaya itti beni: "Kendinle çelişmişsin". Son yazımdan çıkarılan anlam beni şaşırttı ama bir daha okuyunca Türkçe açıklama yapma gereği hissettim.
Benim gibi hemen herşeyi sevmeye programlanmış, sevdikleri için sınırları zorlayabilen birinin nasıl olur da sevgiyi bu denli bir güçsüzlük ve sahtelik olarak tanımlayabildiği konusunda şaşkınlar.
Evet, sevgi benim için gerçekten çok önemli, mutlu olabilmenin en önemli şartlarından biri birilerini sevmek ve sevilmektir. Bununla ilgili bir sorunum yok. Sorun şu, acaba insanlar gerçekten mi seviyorlar yoksa taklit mi ediyorlar?
Her sezon bir sürü dizi, film, şarkı hayatımıza giriyor, hatta biz izlemezsek izleyen arkadaşlarımız kanalıyla giriyor, bize "aşk, sevgi" tanımlamaları yapıyor. Saçma sapan kurgular birçok insanın süperstar ı oluyor, herkes birilerini taklit ediyor. Sırf izlenen aşka duyulan özentiden yanlış insanlarla yanlış birliktelikler yaşanıyor, sonunda mutluluğun bir türlü yakalanamadığı, beklentilerin fazla olduğu karmaşık, yarı boş hayatlar ortaya çıkıyor. Sadece aşk konusunda olsa o bile iyi, "arkadaş grubu" veya "iyi dost" kavramları, alakasız insanları birarada yarı mutsuz tutmaya yetiyor. Sonuçta dizilerle, başkalarının hayatları arasındaki tek benzerlik ikisine de dışarıdan bakılması. Ne de olsa herkes bir diğeri için "başkası".
Ticari amaçla birçok kitleye hitap edilsin diye kurgulanmış birçok kitap ve medya öğelerinin çizdiği öğretilerle, herkesin kendine özgü en güzel değerlerine farkında olmadan bir standart getiriliyor, e yani bu durumda aşk da sevgi de insanoğlunu uyuyan kitle haline getirmiyor mu? Aşkta da sevgide de özgür olamayacaksan, hangi platformda özgür olacaksın ki? Milletin yazdığı hikayeye takılıp kalmaktansa, kendi masalını yazmak en güzeli değil mi?
Aşk da sevgi de karşılık gerektiren şeyler değildir, maddi manevi hiçbir karşılığı olamaz. Karşılıklı sevmek, sevilmek çok güzel birşey ama bunu dünyadaki insan sayısına oranlarsak, aslında karşılık beklemenin matematiksel olarak mantıksız olduğunu görebiliriz. Tabii tanıdığımız insan sayısı + beklediğimiz nitelikler olunca sample space küçülse bile yine de karşılık beklemek çok mantıklı gelmiyor bana. "O" da severse ne ala tabi ama sevgi temelinde kendimiz için duyduğumuz histir aslında. Yani bence kendimizi sevebildiğimiz ölçüde başkalarına yer açabiliriz.
Bu yüzden de karşımızdakinin önce gözlerine ve kalbine sonra cismine  bakmalıyız bence. İstenebilirlik yüzdesine değil, sevilebilirlik yüzdesine bakmak daha dürüstçe değil mi? Baktığın zaman içini ısıtamıyorsa gözleri, dünyanın en hoş insanı olsa ne dünya derecesi olsa ne....X dizisindeki W karakterine benzese ayrıca ne...
İnsanoğlu sevebildiği ölçüde özgün olmalı, özendiği ve hayal edebildiği ölçüde standart değil.  Buna kızıyorum işte...
Bu sefer oldu sanki

5 Kasım 2010 Cuma

Opium of the people

       I know it resembles Karl Marx who said that "Religion is the opium of the people" but I do not intend to defend this idea which I never agree. I thought same thing for the love.
       Love is the most powerful physicological pandemic in the world. Unfortunately, it does not kill without destroying completely. There is no drug for this illness and moreover it's contagious between people and animals. If you "love" somebody once, it means you've already lost your individuality. Only chance you have is to lock your heart immediately. You should never know about friendship, family relationship and him/her.Especially  if you love a stranger, he/she would try to steal you!. How madness this pandemic carries!
       Most of people think that everything should be possible for love/lovers. But why? Why don't we just love somebody without taking any action? Why do we have to do something or  not to do anything? Most of us do not want to accept the reality offering that love does not have to carry same values for all humanity, this is the only truth about love. Nobody can love anybody how he/she wishes. For a hopeless dream, world had many songs, poems, stories and unfortunately soap operas, so somebody can make money by selling this cheap and unlogical dream called "love". Since everybody imitate love that "media" offer instead of writing own their story -maybe history-, nobody loves each other in reality.  In a nutshell, nobody looks at another's eyes and heart (looking at body is more desirable) but, everybody has the great expectations for happiness with another.
Love does not mean sex.
Love does not mean buying something for her/him.
Love does not mean necessarily ability to do anything for her/him.
Love does not mean pure happiness.
Love is just peace whether you do something or not. Love is onl feeling encourages you to be happy during your battery. It is too unique to share everybody  equally. So, do not expect to beloved  by him/her like you love or like Romeo loves.
That's the point, others are bullshit.

3 Kasım 2010 Çarşamba

despot

I learnt it yesterday in a course. Well, first of all  what is the freedom? It is basicly, ability to do everything you want. Then the usual and also boring question comes: "Are we really free?" After thinking a bit about on liberty, I found another question as a response to previous one:"Should we be really that free?"
Please now think about your childhood. How we are brave! Or silly basicly. We used to give damage all the time when we just try to play the game regardless of thinking the results. Sometimes even  if we know consequences of our dangerous games, we did not give up playing except one situation: our family did not let us play some of them and also they  made themselves sure that we are away from danger like playing with fire.   Actually, I always acted out and faced results as the damages myself and others around me. When my family tried to keep me far away, I thought I am not free and they are exactly despots.
    Even today, they intend to do something to protect me, they always warn me, sometimes worry for me which bore me, but their activities are getting restricted as proportional to my age (Thanks to God, they are aware of the fact that my silliness remained as a part of my childhood). Although sometimes it makes me angry, I know  they do all these things to protect me because they love me. Moreover, I do same thing to people I love.
     I really love at most 10 people of my  life as usual and they are really important for me. I want them not be sick, unhappy, angry, tired etc. and I tried to do something for them. That is not an unusal thing. But, I realized that sometimes I really exaggerate and I bore them! Like a mother, all the time I think of them, try to protect them such as children. They are nearly my peers except my mother and father. Most of them do not complain about it because, sometimes they really need some special care and I exaggerate sometimes, sometimes's usually get unified, soo we do not have problems. Exraordinary cases are not counted.
   To sum up, Yess I am the despot for my people and there are despots in my life. I am happy to beloved. I'm  glad presence of the barriers (family, friends, lover etc) trying to protect me, even sometimes I don't want them to interfere with my doings. So, I do not want to be totally free,because I know I am setted free totally, then I 'm never loved that much by anybody.
Written by free and beloved young lady(!)

I realized I loved sometimes's:)


  

30 Ekim 2010 Cumartesi

Benim Evim

Evlere takıntılıyım gibi görünse de, ev tanımı benim için biraz farklı. Çok yakın bir arkadaşımla sohbet ederken, parlamıştı birden "Ne çabuk sahipleniyorsunuz şu yurt odalarını, yatağım diyorsunuz (...)". Şaşırtmıştı beni aslında, çünkü bir yeri sahiplendiğim yoktu "aslında evdekinden bahsediodum ama..." gibi bir açıklamamsı da bulunmuştum da, insanları hep biraz tedirgin eden ifadesi yumuşamıştı. Çoğu insanın yanlış tanıdığı bu acemi melekle dostluğumuz beni hep düşünmeye sevketmiştir: Ev ne demek?
Çocukluğundan beri  aynı evde bulunan biri için ev dört duvar+köşedeki market+ 6 yıl önce açılmış cadde üzerindeki kahve evi+ iki yıl önce yavrulamış akıllı köpeğin yuvasının 2 sokak üstü olabilir ama benim gibi mesleksel bir alışkanlıkla 5-6 yılda bir şehir değiştirenler için maalesef bu tanımlar pek uygun olmuyor.
O kadar çok ev ve şehir gördüm ki, hepsine evim demek güzeldi ama şimdiye kadar aitlik hissiyatını hiçbirine duymadım. Çok sevdiğim, ergenliğimi orada geçirdiğim için şanslı olduğumu düşündüğüm İzmir'e bile ait olamamışım şimdi düşünüyorum da. Kendimden yola çıkarak, o zaman ev aitlik hissetmek zorunda olduğumuz yerin adı değil.
Can'ım birkaç yıl önce doğduğu ev satılınca çok üzülmüştü; en temiz, en masum anılarının yaşandığı evin satılmasına epey içerlemişti. O zaman "eee" diyen bir arkadaşımıza ikimiz birden aynı şeyi söylemiştik:"evlerin ruhu vardır". Yaşadığım hiçbir evle bağlantı kuramamın bir sebebi de belki budur: benden önce ve benden sonra birçok kişinin, ailenin de aynı evde yaşamış/yaşıyor olması, eve birçok ruh katıyor; birçok farklı enerjinin sindiği ev beni sahiplenemiyor, tıpkı benim onu sahiplenemediğim gibi. Bu yüzden özellikle terkedilmiş, eski, ahşap evlere karşı çekim duyarım: Birkaç nesile ev sahipliği de yapmış olsalar, aynı aileden farklı kişileri ama aynı kokan insanları korumuş oluyorlar yıllarca. Karmakarışık, belirsiz renklerden ziyade, aynı rengin farklı tonlarını çağrıştıran dalgaları varmış gibi geliyor bana.
Ev tanımımım olmaması hep biraz özgürlük gibi gelmişse de bir süre sonra canımı sıkmaya başlamıştı. Çünkü ne zaman bir yerde 4-5 seneden fazla kalsak yeni heyecanlar cezbetmeye başlıyordu. Dahası aynı insanlarla belirli bir süre sonra çatışmalar yaşamaya başlayınca, bunları çözmek yerine yeni bir yerlerde yeniden başlama fikrinin cazip gelmesi rahatsız ediyordu. Sonuçta insanlar değişse de, yaşananlar hiçbiryerde pek farklılık göstermiyordu; ne de olsa o sorunları yaşayan kişiliğimi kendimle beraber heryere taşıyordum üstelik yanıma her defasında kalbimi ve hafızamı da alıyordum. "Üstün ince olduktan sonra, ha Alanya'da olmuşsun, ha Ankara'da, ikisinde de kışın üşümeyecek misin sanki?" diye sorduğum anda kendim için bir ev tanımım olmasına karar verdim.
Ev deyince aklıma öncelikle ailem geliyor. Şehirler geçse de sıkılmadıklarımın başında ailem var. Onlar benim gerçek evim. Okuldaysa, evim diyebileceğim birkaç kişi var: hatta sıkıntılı olduğum zaman kokularını duymanın beni yatıştırdığı ve tam korunma talebimi reddetmeyeceklerini tatbik ettiğim/bildiğim birkaç tane güzel insan.
Evet benim evim sevdiklerim, en sahici evim ailemin üyeleri, gölgeliğim de gerçekten sevdiklerim... Onlar varken kışı düşünmüyorum, bunları yazarken sonbahar güneşi alan pencere bile bana baharı müjdeliyor gibi geliyor. Ne demiş Candan Erçetin;
"Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var
Tabiki ben böyle oldugum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var" :)

24 Ekim 2010 Pazar

Kitap, taksi ve trafik

Aşık olduğum Taksim'e ne zaman gitsem iyice incelediğimi daha önce yazmıştım zaten. Yokuştan inerken incelediğim evleri tekrar tekrar inceleyip sırrını çözebileceğimi hissedecek kadar yoğunlaşmışken, yandan geçen taksiye takıldı gözüm. Dışarıdan baktığınızda,üzerinde ünlü otellerden birinin logosunun bulunduğu bildiğiniz  sarı ticari taksilerden biriydi, tek farkla: şoförü. Arabayı kullanırken o virajlı yokuşta kitap okuyordu! Evet evet taksisini kullanan adam kitap okuyordu. Şaşırdım, aslında iyi de oldu, ne yaparsam yapayım tahminlerle evlerin hikayelerinin yanına yaklaşılmıyordum zaten, ben de biraz bu adamı gözlemledim. Adam dediysem, benden en fazla birkaç yaş büyük olsun,yani çocuk. Çocuğun elindeki kitabı tutkuyla okuyuyuşunu gördükçe okuduğu kitabın adını görmek için çaba sarfetmeye başladım. Çünkü ne olursa olsun, taksisi onun ekmek teknesiydi ve yol kenarından giderse ancak müşteri bulabilirdi. Ama orta şeritten gidiyordu ve taksisine binmek isteyen biri ancak uzun bir uğraş sonucu kendini farkettirebilirdi. Eh Taksim- Fatih arasında kilometrekareye düşen taksi sayısını düşünürsek, sıradan bir taksi için, hatta merak uyandırıcı bir şoförü bulunan taksi için bile,  müşterinin   uğraşmaya  değmez  bulacağını netlikle görebiliriz.
Ben tüm bunları düşünürken, sabit hızla giden taksiyi ve içindeki kitap kurdu şoförü farkeden kimsecikler yoktu. Yanımdaki kız kendinden geçmiş telefonunu karıştırıyordu, onun yanındaki çocuksa yolun diğer yönüyle ilgiliydi. Önde oturan zavallı kadıncağız ise, Taksim-Yeşilköy havayollarını ilk defa kullanıyor olsa gerek, dolmuş şoföründen gözünü ayırmıyordu. İçimden kadının haline gülmek geldi ama sonra vazgeçtim; ben ilk bindiğimde renk değiştirmiştim, O iyi bile dayanıyordu.  Dolmuştaki yolculardan vazgeçip, çevredeki araçları incelemeye başladım. Herhalde benim dışımda birileri daha farkındadır trafikte kitap okuyan taksi şoförünün!? Son model siyah arabasının içinde gerinen 40'lı yaşlardaki araç sahibine takıldı ilk gözüm, o görmüş olmak zorundaydı çünkü daha yeni sollamıştı. Dolmuş taksinin biraz önüne geçerken ben hem kitaba hem de öndeki aracın sahibine bakmaya çalışıyordum, adını yine okuyamadım kitabın ama araç sahibiyle göz göze geldik. Kendisi göz göze gelince daha bir özgüvenle oturmaya başladı, hafif bir gülümseme geldi yüzüne. Yüzüne fazla dikkatli bakmış olmalıyım. Şu anda beğenildiğini düşünüyor garibim, ya da sahip olduğu araçtan etkilendim ona göre. Amcaya acıyıp diğer araçlara yöneliyorum: sarışın, 30'larının sonundaki bakımlı anne çocuğunu azarlıyor, çocuk arka kotuğa sinmiş ellerine bakıyor. Üzülüyorum adına, büyük ihtimalle annesi sınıf annesi veya okul aile birliğindedir, bu çocuk ya yaramazlık yapmış,ya da iyi not alamamıştır. Kadın sigarasını yakıyor, belli ki itibarına zarar veren çocuğu sigara kokusuyla cezalandıracak, ya da gözünü öyle bir hırs bürümüş ki, çocuğunu olduğu gibi kabullenmek yerine dumanla boğacak. Birkaç araca daha bakıyorum, herkes kendi aleminde, bu arada kırmızı ışık yanıyor, artık yokuşun sonundayız. Adam hala keyifle kitabını okuyor, kadın derin derin sigarasını içiyor, 40'lı yaşlardaki sonradan görme amca da gaza basıp çoktan gitmişti zaten. Hayret ediyorum sadece, arabası sıradan olanın kendisinin de dikkat çekmeyişine. Sonra insanların aslında kılıfa takılıp, neleri tükettiğini veya tüketemediğini düşünmeye başlıyorum. "İyi ki çok janjanlı bir kılıfım yok" diye düşünüp seviniyorum içten içe. Bu arada yeşil ışık yandı ve bizim pilot herkesden önce fırladı. Sonunda kitabın adını okudum: DEJA VU.

21 Ekim 2010 Perşembe

Kişinin kendini tacizi

   Aslında bugün aklımda kadınlara yönelik her türlü taciz konulu bir yazı yazmayı planlıyordum. En küçük küfürden en büyük iltifata(!)  kadar en ince ayrıntısına kadar sözlü taciz ve etkilerinden, bir de tabi ki fiziksel tacizden bahsedecektim. Failler yalnızca erkekler olmayacaktı, kadının kadına tacizi daha ağırdır aslında. Bu yüzden anatomik açıdan birbirinin aynısı olan kadınların hemcinslerini  taciz konusunda tacizci erkeklerden daha "etkili" olduklarından dem vuracaktım. Ama,
   Tek bir ayrıntıyı atladığımı farkettim bunca zaman taciz konusunda: İnsanlar en çok kendilerini taciz etmezler mi? (Buraya edit gelecek mi?)Taciz: TDK'dan aldığım son bilgilere göre:"Tedirgin etme, rahatsız etme."* anlamına geliyor. Gayet açık ve net.Peki insanoğlu dışarıdan gelen ve bu tanıma uyan her türlü etkiye tepkiliyken, neden kendisini taciz etmesine sessiz kalır?
    Günümüz dünyasında çoğu kadın hala bazen sosyo- ekonomik bazen de sosyo-kültürel sebeplerden dolayı dışarıdan gelen tacize tepkisiz kalmak durumunda bırakılır. Ya kocasıdır hem döver hem sever, ya patronudur  faturalarını onun sayesinde öder. Kadın diye sınırlandırmamak lazım, erkeğin de başına gelir taciz. Üstelik bu sefer toplum tarafından maskülen olmak  kaftanı biçildiği için, yine toplumun uyguladığı bu şiddet türüyle( e bilirsiniz tacizse feminen bir şiddet gibi algılanır çoğu zaman) toplumsal cinsiyetinin çelişmesinden eziklik duyar. Bazısı gururlanır, bu  o tip bir birey için "beğenilmek" demektir çünkü. Evet şaşırıyorum promosyon ve kampanya deyince mağaza talan eden bir toplumda düpe düz şiddeti "beğenilme" olarak algılayan tüm insanlara. Belki bireyin kendisini tacizi de buradan başlar.
  Peki neden kendimizi taciz ederiz, yani bilinçli (!)  bir şekilde tedirgin ederiz?  Kendimizi bilinçli bir şekilde kandırmayı severiz.Cevabı soruya tezat gibi dursa da, benim bulduğum cevap bu. Bir kere asla ve asla geçmişi olduğu gibi hatırlayamıyoruz maalesef, bakmayın "iyisiyle kötüsüyle" diye anılarını anlatmaya başlayan insanlara, o algıdaki iyi ve kötü sizinkinden o kadar farklıdır  ki. Yani o an yaşadığı bir tarafa göre ağırken, öteki tarafa göre atlatasıdır. Bu durumda atlatan taraf  rahatlarken, ağır gelen taraf kendini taciz etmeye devam eder. Bazen herkesin kendisini sevmesinden şikayet eder, bazense herkesin kendisinden nefret etmesinden. Yalnız kaldığında düşündüğü bu düşünceler ivmesini değiştirmeden kişiyi taciz eder. Aslında düşündüğü gibi değildir, düşündüğü gibi olsa da, özgür bir bireyin hayatında toplum yara izi değil, parmak izi bırakır. Sadistçe bir zevkle, kişi kendini kandırır ve dünyanın en önemli sorunsalı ilan eder basit bir parmak izini.
   Bazılarıysa kafayı sevilmeyle bozmuştur ki bu tipler hem çok sevmeyi severler hem de birkaç kişi tarafından çok sevilmeyi. Kafaları hepten karışır, kendilerini kandırırlar ve içten içe kendilerini acımasızca taciz etmeye başlarlar. Mesela hemen herkesden duyulabilecek ama bu tür insanların daha bir takılacağı sorulara şöyle bir bakalım:
   Öncelikle sevmek illaki birini bedensel hem ruhsal açıdan istemek midir? Sadece ruhunu sevdiğin insanlara sarılmaktan daha anlamlı ve koruyucu birşey var mıdır?
    Aşağıda verilen sorulara lütfen yalnızca  anladığınız türde "aşk" olarak bakmayınız. Bahsedilen sevgi bambaşkadır. En az 3 soruya cevabınız varsa sevininiz, çünkü nasolsa kendinizi kandırıp, anladığınız gibi sevildiğinizi düşüneceksiniz. Ama düşünüp de yorum yaptığınız kişiyi de hissetmeniz(nasıl yaa?)  önerilir, nitekim ne hissettiğiniz değil, neyi nasıl  hissettirildiğiniz geçerlidir yaşamınızda.
   Sevmek yalan söylememek midir? Yoksa onun için "O" ndan vazgeçmek midir?
   Sevilmek uyumaya çok yakınken birinin üzerini düzeltip, saçlarını elleriyle taraması mıdır? Bu durumda sen üşürken sana sarılmalı mıdır, camı mı kapatmalıdır?
   Sevmek hep onu affedebilmek ama hiç affedememek midir? Yoksa onu büyütmek midir?
   Sevilmek belki de "O" olmaktır, bir zamanlar özlenen, şimdiyse eskizden öteye gidemeyen.
   Sevmek de sevilmek de taciz etmektir bence, ama içten içe kendini kesmek ona göstermeden.
   Bu tür şeyler bireye kendisini taciz ettirir, ayyuka çıkan her taciz gibi birey ve çevresinde gerilimler yaratır, konu açıldıkça sonuçsuz tartışmalar yaşanır. Ama hiç kimse  failinin  başkası olduğu taciz kadar kendisininkine ses çıkarmaz, çünkü gerçek hayatta kimse çuvaldızı kendisine batırmaz.



      

  

15 Ekim 2010 Cuma

Yokuş Evleri

 Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuktan - yani şehrin bir ucundan gelirken gelişen yoğun ve yıpratıcı trafik sıkışıklığından- sonra Taksim Meydanı'ndaydım. Haftada bir veya iki defa eve giderken geçtiğim Taksim'i ilk incelediğimden beri hep aynı şeyi hissederim aslında: ince bir hüzün.
   Evlerin ruhu olduğuna inanıyorum,  yaşanmışlıkları bu kadar barındıran başka ne var ki hayatımızda? Bu yüzden ne zaman Taksim'den Fatih'e inerken ki o yokuşta (- adını söylemekten daha çok hoşuma gidiyor böyle çocuksu tarifler-) sıralanmış eski, bazıları terkedilmiş, bazılarıysa bakımsızlıktan her an yıkılacakmış gibi duran iki-üç katlı binaları görsem aynı hüzün içime oturur. Kim bilir, bundan birkaç on yıl önce  terkedilmiş evlerde kimler yaşadı, neler yaşandı? Tanımadığım insanların hayatlarını merak ettiğimden değil, taşındığımız evleri düşününce aklıma geliyor böyle sorular. Uzuun süre önce Taksim'deki o evlerde yaşayanlar, evlerinin şimdiki hallerini görseler neler hissederlerdi acaba? Acaba görüyorlar mıdır? Sahi ne hissetmişlerdir? Filmlerde gördüğümüz gibi odalarında mı gezmişlerdir ağır ağır, yoksa kafalarını çevirip geçmişler midir "el" gibi ? Dilerim bu hissi hiç yaşamam ve anlayamam bu eski evlerin sahiplerinin hissettiklerini... Şahsen ben yaşadığım hiçbir evin harabeye dönüşüşünü görmek istemem, ya hemen yeni birşey yapsınlar yerine çok eskidiğinde, ya da içinde başka insanların anıları olsun eski evlerimde.
 Evet evlerinde ruhu var ve bazen insanlardan bile daha dokunaklı olabiliyor...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Hayatla Beslenmek...

Çocukluğumda da sabahın en erken saatlerinde uyanırdım. Özellikle anneannemlerin evinde, erken kalkmak şahaneydi. Yataktan kalkar kalkmaz balkona koşardım, anneannem ve dedem kalkmış olurlar, bana ve kardeşime anılarını anlatırlardı. Tabi bir de kocaman yemek odası masası vardı ki, onun altında kimse uyanmadan ve annemlere yakalanmadan dondurma -yaz mevsiminde dedem dondurmayı dolaptan eksik etmez- yemek tarifsiz bir eğlenceydi benim ve evin erken kalkan tüm çocukları için.
Çocukluktan gelen alışkanlıkla erken kalktığım için erken de yatıyorum, bünyem öyle bir alışmış ki stresim olmadığı zaman geç yatsam da uykumu alıyorum.
  Okula başladığım yıl erken kalkmanın avantajını yaşadım. Aslında hala yaşıyorum, kaçta yatarsam yatayım, en geç 7.30 da kalkıyorum ve tertemiz havanın -evet sanayi bölgesinde bile- tadını ilk ben çıkarıyorum. Gün boyu yaşadığım iyi- kötü tüm olayları iyice kavrayarak yaşıyorum. Bu durumda güzel bir haber aldığımda ya da mutlu olduğum anlarda daha çok şükrediyorum. Beynim neredeyse her an uyanık, sadece sınav zamanlarında ve mutsuz olduğum zamanlarda,uykumu alsamda(!), uykusuz kalıyorum veya bütün gün yarı uykulu dolaşıyorum. Birtek bu dönemlerde hayatı en ince ayrıntısına kadar algılayamıyorum. Hemen her saniyeyi algılayamazsam farklılık yakalamayacağımı biliyorum, bir loop da kaybolup gitmek istemiyorum.
 Gerçekten sahip olduğum hiçbirşeyi sahiplenmiyorum, olur da kaybedersem çok üzülmemek için ama zamanı sahipleniyorum.
 Böylelikle hayat bana aynı öğünlerde farklılıklarla besliyor, bu da beni farklı açılardan büyütüyor. Verdikleri her zaman tatlı olmasa da, besliyor, sağlıklı kılıyor.